22 Aralık 2008 Pazartesi

haftanın güzeli (VIII)

Canan Arıtman sebebiyle, haftanın güzelini yayınlamak için bir gün geç kaldım. Ermenilerden özür dilenmesi ile ilgili tartışmalar devam ediyor. Azınlıklar üzerine yaptığı araştırmalar ile tanınan siyaset bilimci Ayhan Aktar'ın bugün Taraf gazetesinde "Sayenizde, Sayın Büyükelçim" başlığıyla yayınladığı yazı şöyle: 

Ermeni meselesi üzerine bir yazımı şöyle tamamlamıştım: “Unutmayalım, dünyada milli marşı ‘Korkma!’ sözcüğü ile başlayan tek ulus biziz. Cesaretle ‘bizi biz yapan’ korkularımızın üzerine gitmemiz ve artık büyüdüğümüz konusunda herkesten önce kendimizi ikna etmemiz gerekiyor... Bunu gerçekleştirdiğimiz zaman, bu ülkede Ermeni kırımı dahil her şeyi soğukkanlılıkla tartışacak olgunluğa ulaşılacağını düşünüyorum.” 


Vicdanlarının sesini dinleyenlerin başlattığı “özür diliyorum” kampanyası hâlâ korkularımızın esiri olduğumuzu gözler önüne serdi. İmzalanan metinde ‘soykırım’ terimi yoktu. İmzalar sadece sahiplerini bağlıyor, devlete sorumluluk yüklemiyordu. Ama sonuç değişmedi, imza sahipleri kamuoyunda ‘hıyanet-i vataniyye’ ile yargılandı. Özür metninin bulunduğu internet sitesi, imzaların toplamı 13.500 civarında iken ‘derinlerden gelen’ bir salvo ile torpillendi. 2005 yılında düzenlenen ‘Ermeni Konferansı’nda benzer tepkiler ortaya çıkmış, ona da “soykırım konferansı” denilmişti. Aynı şekilde, imza kampanyası da “bazı satılmışlar soykırımı kabul ediyorlar” çığlıkları ile boğuldu. 

Ermeni meselesi açıldığında hep olduğu gibi, emekli büyükelçiler korosu TV ekranlarına arz-ı endâm ettiler ve tartışma programları birden Etiler, Emekli Sandığı Huzurevi’nin kantini gibi oldu. Büyükelçilerimiz, elemli suratlarla bizlere ‘hizâ ve istikâmet’ gösterdiler. Ayrıca ‘karşı bildiri’ hazırlayarak, özür girişiminin ASALA tarafından öldürülen diplomatların anısına “ihanet etmek” anlamına geldiğini hatırlattılar. 

Çoğu kariyerlerinin zirvesine 1973-1986 yılları arasında ulaşmış olan diplomatlarımızın, neden dellendiklerini anlamak zor değil. Sanki, Marlon Brando’nun oynadığı Baba filminin alaturka versiyonunu seyreder gibiyiz. Ama karşımızda Sicilyalı bir aile yerine, 65-85 yaş grubunda emekli büyükelçiler var. Bizlere arkadaşlarını kaybettikleri çatışmanın aslında bir ‘kan davası’ olduğunu hatırlatıyorlar. Efendim vicdan, acıların paylaşımı, özür de neymiş? TC vatandaşları olarak, bizler onların kan davasının takipçileri ve hatta tetikçileri olmalıydık! Türk-Ermeni ilişkilerinin yumuşaması ne demek? Onların kan davasının önceliği vardı, bizim özrümüz onların kan davasının önüne geçemezdi! 

Emekli büyükelçilerin görevde oldukları yıllarda Türkiye’nin resmî tezleri biçimlenmişti. 1973’te ilk diplomatımız Los Angeles’ta vurulduğunda çıkıp şunları söylemek mümkündü: “Evet, 1915’te korkunç şeyler oldu. Anadolu Ermenilerinin bir bölümü İttihat Terakki komitesinin yönlendirdiği Teşkilatı Mahsusa çeteleri tarafından katledildiler. Bütün bu olanlardan dolayı çok üzgünüz, özür dileriz! Ama biliyorsunuz, Türkiye Cumhuriyeti 1923’de kuruldu. Osmanlı döneminde yapılanlardan bizleri sorumlu tutamazsınız! Zaten Atatürk, Ermenilerin başına gelenler için TBMM’de “fazahat” (utanç verici iş) demişti. İttihatçılar, 1919-1922 arasında Milli Mücadele’yi yönetenlere de karşıydılar. Atatürk’e karşı İzmir’de suikast tertip ettiler.” Ama, bunları söylemek için artık çok geç. Atı alan, Üsküdar’ı geçti! 

Yukarıdaki gibi insani bir yaklaşımı benimsemek yerine “Ermeniler isyan ettiler, biz de Doğu vilayetlerinde tehcir yaptık. Onlar yollarda soğuktan ve tifüsten öldüler. Katliam olmadı!” gibi tek fiskede çöken savunmalar yaptılar. Şimdi televizyona çıkan, karşı bildiri hazırlayan büyükelçilerin çoğu zamanın iktidarlarına sertlik ve uzlaşmazlık tavsiye etmişlerdir. Hiçbiri de çıkıp, “Yâhu, biz ne yapıyoruz? Hilafetini, Saltanatını, tekkesini, medresesini ve hatta alfabesini tarihe gömdüğümüz Osmanlı’nın katliamlarını neden savunuyoruz?” demediler. Veya bunu açıkça dile getirmediler. Bu nedenle tek bir diplomat bile istifa etmedi! Bush’un Irak politikasını “yanlış” bularak istifa eden Amerikalı diplomatlar kadar bile olamadılar. Maalesef, bizimkiler hem kendilerini, hem de bütün toplumu aldattılar. 

Şimdi de dönüp “bize soykırım lekesini süremezsiniz” diyorlar. Sayın Büyükelçim, eğer öyle bir şey oluyor ise sâyenizde olmuştur! 1970’lerden beri bu ülkedeki Ermeni politikasını biz değil, siz tespit ettiniz! Lobi şirketlerine milyonlarca dolar dağıttınız. Kongre’deki “soykırım” tasarılarını ABD’deki Yahudi lobisinin marifeti ile göğüslediniz. Türkiye’nin dış politikasını İsrail’e bağımlı hale getirdiniz. Peki, ne elde ettiniz? Hemen söyleyeyim: 19 ülkenin ulusal meclisi ve üç uluslararası örgüt –Avrupa Parlamentosu dahil!- Ermenilerin “soykırım”a uğradığını kabul etti. Yâni, sonuç tam bir hezimet! Sakın, “tezlerimizi pazarlayamadık” mazeretine sığınmayın, önce satmaya çalıştığınız mala bakın lütfen! 

Bu arada, Dışişleri Bakanlığı’nda görev yapan genç diplomatlara örnek olacak bir davranışla iki emekli büyükelçinin (Taraf yazarı Temel İskit, ve Ünal Ünsal) özür metnini imzaladıklarını hatırlatayım. Büyükelçi Volkan Vural imzalamadı ama televizyonda “devletin özür dilemesi ve Ermenilere pasaport vermesi” gerektiğini söyledi. Hepsine saygılarımı sunuyorum. 

Özür metnini imzalamış biri olarak, sözlerimi 1919’da İstanbul’da katliam suçu ile yargılanan Yozgat-Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in davasında şahitlik yapan, Müftü Abdullahzâde Mehmet Efendi’nin ifadesinden bir bölüm ile bitiriyorum: 

“Erkekler tutuklanıyor ve sürgüne gönderiliyordu, fakat nereye gönderilmekteydiler? Hiç kimse, bir şey bilmiyordu. Sonunda işittik ki; onları öldürüyorlardı. Erkeklerin ardından, kadınlar ve çocuklar da sürgüne gönderildi ve katledildi. Dine karşı bu ağır suçlardan dolayı fazlasıyla üzülmüştüm. Kemal Bey bu durumu fark etti ve bir gün; ‘Müftü Efendi, neden bu kadar üzgünsünüz, siz hükümetten daha mı merhametlisiniz?’ Ben de, ‘Hayır, üzgün değilim, ancak Allah’ın gazâbından korkarım’ diye cevapladım!” (Alemdar, 19 Şubat 1919). 

Boğazlıyan Müftüsü, Abdullahzâde Mehmet Efendi merhumun hâtırası önünde saygı ile eğiliyorum!

Hiç yorum yok: