14 Aralık 2008 Pazar

haftanın güzeli (VII)

Geçen hafta bir grup aydın (bu kelime de çok itici ve ayrımcı; "ben aydınlandım, siz karanlıktasınız" diye böbürleniyormuş gibi geliyor bu laf bana; ama n'apalım moda) ve akademisyenin başlattığı "Ermeni'lerden özür diliyorum" kampanyası (çok olmasa da) konuşuldu. Girişim, pek ciddiye alınmadı; özellikle köşe yazarları konuya mesafeli yaklaştılar. Çoğu hiç değinmezken, Murat Belge, Ayşe Hür gibi isimler "özür dilemek" gibi detaylara takıldılar. "Büyük felaket" meselesini zaten hiç tasvip etmedikleri gibi, her fırsatta da tepkilerini dile getirdiklerinden ötürü özür dileme sorumluğu taşımadıklarını, metnin değiştirilmesinin daha doğru olacağını dillendirdiler. Ahmet İnsel, Fuat Keyman ve Baskın Oran (dikkat: Radikal İki ekibi) gibi profesörler zaten bu bildirinin (hareketin) öncüleri. Kimi yazarlar ise, sırf yaşananları vicdanları kaldırmadığından, özür dilemeyi de bir borç bildiler. Yasemin Çongar tam böyle yaptı.

Şahsım adına "Ermeni Tehciri" konusundaki bilgimin oldukça sınırlı olduğunu itiraf etmeliyim. Bu bilgi yoksunluğunda, kanaatimce geçmişin araştırılmasından (deşilmesinden) oldum olası rahatsızlık duymuş olan resmi ideoloji ve buna bağlı olarak geliştirilip (biz) gençlere sunulan eğitim sistemi, baskıcı ve anti-demokratik tartışma ortamı (medya) baş sorumlulardır. İkinci olarak bu bilgisizlikte, tabi ki pek de hoş bir konu olmayan bu davayı kişisel ilgi alanımız içerisine dahil etmeyip yazılı kaynaklardan araştırmayan bizler suçluyuz. Şöyle ya da böyle düşünmeye meyilli olalım, fark etmez. Biz, aydın olmayan sıradan vatandaşlar, bu konu hakkında hiç bir şey bilmiyoruz. Öncelikle bunu kabul edelim.

Aşağıda yer vereceğim bildirinin de, toplumda bir şok etkisi yaratarak (hep reddetmemiz gereken bir konu hakkında özür dileniyor çünkü) 1915 Ermeni Tehciri'nin tartışılmasına zemin hazırlamak üzere hazırlandığı kanaatindeyim. Türk-Ermeni ilişkilerinin ısındığı şu günlerde, 1915 hadiselerini gündeme oturtmak ve insanların konuya ilgisini çekerek Türkiye Ermenileri hakkında bildiklerini bir daha gözden geçirmelerini sağlamak için. Okuma meraksızı halkımızın çok da aldıracağını sanmıyorum. Onlar yine kahvelerde "eyyy kafirrr" naraları atacaklardır. Muhtemelen, çoğunun bu bildiriden haberi dahi olmamıştır, olmayacaktır da. Çünkü mesele, "onlar da bizi öldürdü kardeşim" diyerek rahatça geçiştirilebilecek kıvamdadır.

Amerika'da bulunduğum sırada bana Armenian Genocide konusunu sorduklarında ben de tam böyle yapmıştım. Önce biraz şaşırmış; sonra "onlar da bizi öldürdü, Fransızlarla işbirliği yaptılar kardeşim" demiştim. Her genocide kelimesi geçtiğinde önüne so-called (sözde) takısını bile kitabına uydurup ekleyerek çizdiğim çok bilmiş, iyi İngilizce konuşan, barbar olmayan Türk portresiyle, devlet tezini bilmeden iyi savunmuş, Türk milletinin yüzünü kara çıkarmamıştım. Oysa tek bildiğim, lisede çok sevdiğim ve çok güvendiğim "Deli İbo" lakaplı dünya tatlısı Tarih hocamızın bir keresinde derste sorulan soru üzerine "onlar da bizi öldürdüler" demesiydi. Lakin, yıllar sonra bile konu hakkındaki bilgimin o zamanki düzeyden yalnızca azıcık yukarı gitmesine karşın, okuduğum dolaylı yorumlardan ve diğer azınlıklara karşı Cumhuriyet döneminde yer yer gerçekleştirilen benzer sopayla karga kovalamaca düzenbazlıklarından edindiğim intibayla, 1915 yılında Ermenilere karşı bir imha planının hazırlanmış (ve uygulanmış) olmasının yüksek olasılık olduğunu düşündüğümü söylemeden geçemeyeceğim.

Önce aydın bildirisi (önümüzdeki günlerde internetten imzaya açılacak). Sonra Yasemin Çongar'ın taşıdığı ağır vicdanının eseri duygusal yazısı.

Bildiri:

'Ermeniler'den özür diliyorum'
1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı ‘büyük felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkar edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.

Yasemin Çongar'ın yazısı...

Özür diliyorum, çünkü...
Her birinin yaşı o zulüm yıllarını hatırlamaya müsait dev ağaçlarla dolu bir ormanın içinden geçilerek gidilir kampa. Başları göğe eren, gri gövdeleri dimdik, uzun dalları her mevsimi ayrı renkte yaşayan ağaçlardır bunlar. Kampa adını veren de onlardır. Buchenwald “kayın ormanı” demektir.

Galiba ilk kez, o kampta yaşamıştım bu duyguyu. Yirmi üç yaşındaydım. Berlin Duvarı yıkılalı kısa bir süre olmuştu; bir grup gazeteciyle birlikte Doğu Almanya’yı dolaşıyordum. Weimar’dan Buchenwald’a gittik; Nazilerin 1937’den 1945’e çeyrek milyon insanı kapattığı, 56 bin insanı öldürdüğü kampı dolaştık.

Mihmandarımız, Doğu’ya hayatında ilk kez bizimle geçen bir Batı Alman’dı; yirmi üç yaşındaydı; adı Klaus... Gruptan uzaklaşıp tek başıma gezdim kampı; ağlıyordum. Sonra Klaus geldi buldu beni; ağlıyordu.

“Ailemde bilebildiğim kadarıyla hiç Nazi yok,” dedi, “ama suçlu hissediyorum kendimi.”

“Ailemde bilebildiğim kadarıyla hiç Alman yok,” dedim, “ama suçlu hissediyorum kendimi.”

Buchenwald sadece öfke ve acı vermedi bana, utandırdı da. Mazlumun acısı kadar zalimin suçunu da içimde taşıdığımı, galiba ilk kez o kampta hissettim; insanın insana zulmünden ötürü bağışlanmak istedim. Sessiz bir özür içimde büyürken okudum o sözü; “jedem das seine.”

Almanların sık kullandığı bir deyişti, biliyordum. 1950 ve 60’ların büyük bölümünü Almanya’da geçiren annem de sıkça söyler, bazen daha iyi anlayayım diye, “her koyun kendi bacağından asılır” diye eklerdi.

Buchenwald’ın kapısında yazılıydı. “Jedem das seine.” Herkes hak ettiğini bulur ya da herkes kendi ettiğinden sorumludur. Prusya Kralı Büyük Frederick’ten miras “liberal” bir şiardı bu; bir “hakkaniyet” ifadesiydi. “Ben yapmadım” diyebilen insanı yapılanın yükünden azat eden bu sözün içinde saklı haksızlığı düşündüm kamptan çıkarken.
* * *
“1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.” Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu, Cengiz Aktar ve Baskın Oran’ın öncülüğünde hazırlanan bu metnin altına imza atıyorum.
* * *
Biliyorum ki vicdanı, Osmanlı Ermenilerine yapılan zulmü reddeden birçok kişi imza atacak bu metne. Ama birçoğu da imza atmayacak ya da “imza atarım ama...” diyecek... Kimileri “şerh” düşecek Sabah’tan Emre Aköz’ün yaptığı gibi; “Eylem olarak zaten yapmadığım, fikren katılmadığım, bir nebze dahi olsa yararlanmadığım, gerçekleri az çok öğrendiğim günden beri rahatsızlık duyduğum bir konuda neden özür diliyorum” diye soracak. Başkaları, Taraf’tan Ayşe Hür’ün yaptığını yapıp “aklı” ile sorgulayacak bu metni; “Ben bu tür olaylara, Türk milletinin bir ferdi olarak değil, bir bilim insanı, bir tarihçi olarak yaklaşırım. Bence bu olaylar o dönemde kabaran Türk milliyetçiliğinin hatasıdır. Şahsen kendimi bununla özdeşleştirmiyorum ve kişisel olarak özür dileme gereği duymuyorum” diyecek.

Diğerleri, Bilgi Üniversitesi’nden Ferhat Kentel gibi, bir yandan girişime sahip çıkarken bir yandan da “Bu metin tamamen benim ruh halime uyuyor. İmzalamayı düşünüyorum. Ama özür dilemekte çok emin değilim. Ben vurguyu, ‘acıyı çok fazla hissediyorum’ cümlesine yapmak istiyorum. O acıyı paylaşmak istiyorum” diye açıklayacak çekincesini. Aköz, Hür ve Kentel gibi daha nice ahlaklı, duyarlı, sorumlu insan “özür dilemek” konusunda itiraz ya da tereddüt sahibi olacaklar; biliyorum. Hepsine saygım var. Ama içimde ne zamandır büyüyen sessiz bir özür de var.
* * *
Ben 1915’te yaşananlar için Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum.

Çünkü fiilen yapmasam da, fikren katılmasam da ve bu meseleye illa ki “Türk milletinin bir ferdi” olarak bakmasam da, mazlumun acısı kadar zalimin suçunu da içimde hissediyorum.

Çünkü Ermeni soykırımından “bir nebze dahi yararlanmadığımdan” emin olamıyorum.

Çünkü Ermenilerin terk etmek zorunda bırakıldığı maldan, mülkten, topraktan üzerime hak geçmediğini zannetmek yetmiyor bana; “ya geçtiyse” ile “geçmemiş olması mümkün mü” arasında bocalıyorum.

Çünkü ailemde, bilebildiğim kadarıyla, hiç İttihatçı paşa olmaması rahatlatmıyor beni; “büyükbabam Selanik’te İttihatçılarla çalışmadı mı; en iyi arkadaşlarım arasında İttihatçı paşaların torunları yok mu; hem olsa ne fark eder olmasa ne fark eder; İttihatçı zihniyetteki bu devleti şu veya bu şekilde ayakta tutan toplumun bir ferdi değil miyim ben” diye soruyorum kendime.

Çünkü “gerçekleri az çok öğrendiğim günden beri rahatsızlık duyduğum” bu meselenin üzerine gitmek konusunda her zaman yeterince duyarlı, kararlı ve cesur olduğumdan emin değilim.

Çünkü tarihe, sadece mesleğimin ve sınırlı aklımın, bilgimin, birikimimin içinden bakamıyorum.

Çünkü Ermenilere yapılan zulüm her şeyden önce boğazımda bir düğüm benim.

Çünkü “jedem das seine” fikri bu düğümden kurtarmıyor beni.

Çünkü zalimle özdeşleşmemem, mazlumun acısını paylaşmam yetmiyor bana; zulmü her iki çehresiyle içimde taşıdığım için bağışlanmak istiyorum.

2 yorum:

awesome dedi ki...

okuyorum hala..

ama yorum yazmak biraz zor geliyor :D

bil ki burdayım.

dr. strangelove dedi ki...

sağol. illa ki yorum yazmana gerek yok, lakin bu böyle olmayacak. reklamını yap kaldırabilecek bünyelere. çok kişi olsun bari. haftasonu görüşçez kardeşim.