futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mayıs 2009 Perşembe

hak eden mi kazandı?

Messi'yi dünya sahnesine çıkaran, Ronaldinho'nun "pis burun" golüyle biz futbolseverleri kantinde çığlık attıracak kadar heyecanladıran 2006 yılındaki muhteşem seriden sonra, yeni Barça-Chelsea eşleşmesinin de benzer bir heyecan dalgası yaratacağını umuyordum. Tam olarak beklediğim gibi olmadı. Fakat tümüyle sönük geçtiğini söylemek doğru değil. 180 dakikaya eşit dağılması umut edilen coşku, ikinci maçın uzatmalardaki son üç dakikasına sığdırılmış gibiydi.

Umutların tükendiği, 10 kişi kalmış Barcelona'ya karşı Chelsea'nin ceza sahası içerisinden başlatarak kurduğu sath-ı müdafaanın aşılamaz göründüğü uzatma dakikalarında, Iniesta'nın kaleyi tutan tek şutu gol oluverdi. Gol sevinciyle saha kenarından depara kalkan Guardiola'yı sevinç sarhoşluğundan uyandıran öğrencisi Sylvinho oldu. Guardiola'yı kolundan yakalayıp, zaman kazanmak ve Abidal'in boşluğunu kapatmak adına kendisini oyuna alması için ısrar eden Sylvinho'nun kulübüne adanmışlığını ve profesyonelliğini izlemek ayrıcalıklı bir deneyimdi. Oyuncu değişikliklerinden sonra dâhi Chelsea, gol atma fırsatlarını yakalamayı başardı. Petr Cech'in ileriye çıktığı son korner atışında, seken topa vuran Ballack'ın topu, ceza sahasının içinde Toure'nin eliyle buluştu. Öfkeyle hakeme koşan Ballack'ın, Ovrebo'yu ayağının altına almamak için kendini güçlükle kontrol edişini izledik. Haksız da sayılmazdı.

Dikkat: Tüm bu anlatılanlar üç dakika içerisinde yaşandı. O yüzden karşılaşmaya damga vuran bu son üç dakika, iki maçta da bünyelerde sıkıntıdan mütevellit baş ağrılarını gideren bir adrenalin hapı işlevi gördü. Peki dün akşam geriye kalan 90 dakikada neler oldu? Gerek ilk maçta olsun, gerekse dün akşam olsun Chelsea, savunmada kalarak tur vizesini almaya çalıştı. Nitekim turu geçemese de, Barcelona'nın rüzgarını kesmekte başarılı oldu. La Liga'da rakip ağlara ortalama olarak her maç 3'ün üzerinde gol atmayı başaran Barcelona, Chelsea'ye iki maçta yalnızca 1 tane atabildi. İkili mücadelelerin hemen hemen hepsinden galip çıkan Chelsea'li oyuncular (androidler), daha dört gün önce Real'i aşağılayan altın çocuklara her seferinde yeri öptürmeyi başardı. Öyle ki, Lampard ile, Ballack ile, Essien ile omuz omuza topa girme gafletinde bulunan Barcelonalılar kağıt gibi ezildiler. Bu minvalde başlayan ve süregiden maçın başında tipik bir Chelsea (şans değil alınteri; ama sinir bozucu hakikaten) golü ile öne geçen Maviler, safları daha da sıklaştırdı. 10. dakikadan itibaren İspanyolların çaresiz çırpınışlarını izledik. Öyle ki, sonlara doğru Guardiola'nın Guus Hiddink'e sarıldığı sahne çaresizliğin ve verilen iddialı demeçlerden ötürü bir utanmanın fotoğrafıydı. Bir gece önce Manchester United'ın yaptığı gibi Chelsea, kontra ataklarla farkı artırabilir; "muhteşem" Barcelona'yı çok feci üzebilirdi. Ama maçın kırılma anı, belki de Abidal'in gördüğü kırmızı karttı. Rakibin bu eksikliği, 66. dakikaya kadar müthiş bir konsantrasyon ile oynayan Chelsea'ye bir rehavet vermiş olabilir mi? Kesinlikle. Özellikle Drogba ile yakaladıkları fırsatları gole çeviremediler ve bu rehaveti çok ağır bir bedel ile ödediler.

Norveçli hakem Ovrebo'nun katkısı da yadsınamaz doğrusu. Muhtelif pozisyonlarda voleybol oynayan Barcelonalıları (Pique maçtan sonra itiraf etmiş) tek bir penaltı ile bile cezalandırmaması gerçekten hayret verici. Belki de gönlü kaymıştır.

Peki turu kim hak etti? Sevgili Ercan Taner ve birçok futbolsevere göre tüm sezondaki performansa bakıldığında turu Barcelona'nın geçmesi gerektiğinde bir fikir birliği var. Lâkin (her ne kadar oldum olası hazzetmesem de) Chelsea'nin hakkının yenmesi hoşuma gitmiyor. Rakiplerine her hafta iki ters, bir düz yapan Barcelona'yı iki maçta da durduran; onları Joga Bonito yapmaktan alıkoymakla kalmayıp, özellikle ikili mücadelerde ve hava toplarında üzerlerinden çiğneyerek geçen Chelsea'nin gösterdiği (can sıkıcı da olsa etkili) performansla bu turu hak ettiğini düşünüyorum. Tabî, köşe bayraklarına gidip zaman geçirmek yerine, gol atmaya çalışmanın çoğu zaman daha iyi bir seçenek olduğunu artık öğrenmişlerdir.

Chelsea için Şampiyonlar Ligi'ni kazanmak bir ütopyaya, bir fetişe dönüşmeye başladı. Her sene tekrarlanan hüsranlarla kupa onlardan git gide daha çok uzaklaşıyor.

3 Mayıs 2009 Pazar

aşağılamak


Barcelona'nın dün gece Real Madrid'e yaptığının ingiliz jargonunda bir adı var: "Humiliation." Yani kaba bir çeviriyle "aşağılama." Küçük düşürmek, gururuyla oynamak, onur kırmak, yüzüne tükürmek, yanağından makas almak, hatta yanağından makas almakla kalmamak... Ne dersek diyelim dün akşam Barnebau'da bir futbol maçından öte bir şey vardı. Sanki Real Madrid, küçükken bizim mahallede büyüklere karşı oynadığımız zamanlardaki kadar çaresizdi. O "küçük" olma duygusu öyle ağır bir duygudur ki, hiç büyüyemeyecek, şimdinin büyüklerine haddini hiçbir zaman bildiremeyecekmişsiniz gibi gelir. İşte o tür bir acizlik duygusu içerisindeydi Franco'nun takımı (Iniesta'nın ikinci yarıda Gago'ya attığı bir çalımdan sonra, Gago'nun oyunu bırakmak ister gibi yaptığı jestleri hatırlayalım). Büyük Franco'nun kemikleri sızlamış olabilir. Oh olsun...

Real Madrid'i bir kenara bırakıp Barcelona'ya dönmeliyiz. Zira asıl cevherler orada. Oynadıkları sistemden bahsetmeden evvel, kurdukları takımın oyuncu yapısını analiz etmekte fayda var. 2006 yılında onları hem Avrupa'da, hem de ligde zirveye taşıyan Ronaldinho gibi problemli bir isimden (dikkat yine bir Brezilyalı, tesadüf olamaz) kurtulma yolunu seçtiler. Bu hamle ile bir taşla üç kuş vurdular. Böylece hem piyasası düşmeye yüz tutmuş Ronaldinho'dan iyi bir gelir elde ettiler, hem takımdaki sorunlu dokuları temizlediler, hem de altyapıdan gelen (Bojan gibi) yetenekli gençlerin önünü açtılar. Gönderilen bir diğer isim de gerek oyun stiliyle, gerekse tipiyle Ronaldinho'ya çok benzeyen Giovanni dos Santos idi. Eto'o da gönderilmesi düşünülen isimlerden biriydi. Fakat Barcelona ona bir şans daha vermeyi seçti. Şimdiye dek ligde attığı 23 golü düşününce, bunun ne kadar doğru bir karar olduğunu anlıyoruz. Başarısız geçen bir sezonun ardından Barcelona'nın Rijkaard ile yollarını ayırmasından sonra altyapı sorumlusu Guardiola'yı göreve getirmesi, takımın geleceğinin altyapıda aranmasının kararlaştırılmış olduğunu kanıtlıyor. Nitekim Guardiola'nın gelişinden sonra Bojan Krkic, Sergio Busquets, Caceres gibi genç isimler daha çok oynama fırsatını buldular (ligimizdeki büyüklerin aksine!).

Dün gece Real Madrid'i perişan eden çekirdek kadronun küçük yaşlardan itibaren Barcelona için ter döken isimler olması dikkat çekici. Xavi, Iniesta, Puyol, Messi ve hatta (Manchester United'a gitmeden önce Barcelona'nın genç takımlarında serpilen) Gerard Pique'nin ortak özellikleri altyapıdan gelmiş olmaları. Barcelona'nın, oldum olası vasat bir kaleci olan Victor Valdez'i takımda tutma isteği kendi yetiştirdiği bir isim olması ile ilgili mi acaba? Ben böyle olduğuna inanıyorum. Victor Valdez örneğini de işin içine katınca, Barça'nın başarıya giden yolda altyapıya dayalı bir futbol modelini uygulamaya koyduğu sonucu çıkıyor.

Barcelona gibi istediği her futbolcuyu transfer edebilecek bir takımın, böylesi "riskli" ve sabır isteyen bir modele yönelmiş olması gerçekten de çok ironik. Madrid'liler yeni bir Los Galacticos için hazırlanıyorken, Katalanlar futbolun içine ruh katıp kulüp için simge isimler yetiştirmek peşindeler. Xavi, Iniesta ve Puyol'un Barcelona için transfer düşünmeksizin yıllardır oynamaları (transfer piyasasında adları dahi anılmıyor), Messi'nin daha geçen günlerde uzun yıllar Barcelona için oynayacağını beyan etmesi Barcelona ülküsünün, futbolcular tarafından da benimsendiğini gösteriyor. Bu türden yüksek karakterli oyuncuların bol pas yapan etkili bir sistemle birleşmesi, dün gece tüm şiddetiyle tezahür eden "ütopik" futbolu yaratıyor. Adeta bir uzay takımı...

"Parayla saadet olmaz" derler. Bu sözün ne kadar doğru, ne kadar yanlış olduğunu önümüzdeki sezonlarda daha berrâk bir biçimde göreceğiz sanki. Allah ligimizin büyüklerine akıl, ihsan eylesin. Âmin.

29 Nisan 2009 Çarşamba

maurinho'nun işleri bunlar

Porto, 2000 senesinde Jardel'in Galatasaray'a satışından (küçük Uzan'ın şaibeli katkılarıyla) astronomik bir gelir elde etti. Sonrasında yeni bir yapılanmanın temelleri atıldı. 2002 yılında Jose Maurinho başa getirildiğinde henüz kimse bir devrimin gelmekte olduğunu bilmiyordu. Jardel'in hayırlı gidişinden sonra kadroya dahil olan Maniche, Pedro Mendes, Costinha, Carlos Alberto, Paulo Ferreira, Derlei gibi isimler, halihazırda bulunan Deco, Carvalho ve emektar Jorge Costa'ya katılınca, Maurinho'nun önderliğinde ortaya süper bir karışım çıktı. Sonuç: Lig şampiyonlukları, UEFA ve Şampiyonlar Ligi kupaları.

Maurinho'nun, sonrasında Chelsea yıllarında sürdürdüğü başarının sırrı, yalnızca 4-3-2-1 sistemini ölümcül bir silah haline getirmekten ibaret değildi. 2000'li yıllarda güçlü bir orta saha yaratmanın önemi ortaya çıktı. 80'lerden ve çok daha eskilerden süregelen, Maradona'nın, Zico'nun, Platini'nin, Ronaldo'nun rakipleri takır takır ipe dizdiği günler artık geride kaldı (işte bu yüzden Messi'ye saygımız büyük). Futbolun nârin seyri değişiverdi. Sahada (klişe tabirle) oyunun iki tarafını da oynayabilen fazla gelişmiş uzaylılar türeyiverdi. Porto'da Pedro Mendes, Maniche, Costinha ile başlayan fiziksel açıdan mukavemetli orta saha kurma geleneği, Chelsea'de Essien, Lampard, Ballack, Makelele ve Inter'de Cambiasso, Stankovic, Patrick Vieira, Muntari, Zanetti gibi androidler ile iyice çığrından çıktı. Kaldı ki 4-3-2-1 sisteminde bu güçlü orta alan, ileri uçtaki kuvvetli bir uzun (bkz: Porto yıllarında nispeten Derlei, Chelsea'de Drogba, Inter'de "sihirbaz" Ibrahimovic) ve yine tercihen kora kor oyunda ayakta kalabilecek iki ters ayaklı/hızlı kenar oyuncu ile (Porto'da Deco, Chelsea'de Joe Cole, Inter'de Mancini gibi) destekleniyor. Ortada Maurinho'nun yarattığı bu kadar başarılı örnekler dururken, hatta bu takımlar her hafta canlı canlı televizyonlardan izlenebiliyorken, bu kanıtlanmış formülden feyz almamak ayıp olurdu. Nitekim Sivasspor da böyle yapmış olmalı. Benzerlikler çok. 

Cumartesi günkü maçın 11'ine bir göz atalım. Defansı pas geçip orta sahadan başlarsak orada İbrahim Dağaşan, Sezer Badur, Murat Erdoğan'ı görüyoruz. Bu oyuncuların ayakları ve vücutları düzgün. 4-3-2-1'in 3'ü bu oyuncular mı acaba? Herve Tum her ne kadar bir forvet oyuncusu olsa da Mehmet Yıldız'ın gerisinde durduğundan zaman zaman kenar oyuncusu olarak işlev görüyor. Bülent Uygun, Tum'un yerine Balili, Kamanan ya da Muhammed Ali ile de oynayabiliyor. Sağ tarafta ise Musa Aydın vazgeçilmez. Musa ile birlikte rakibe göre seçilen Tum, Kamanan veya Balili'den biri (fiziğe gel) 4-3-2-1'in 2'sini oluşturuyor olabilir mi (4-4-2'ye de kolayca dönebilen bir sistem olduğunu aklımızda tutalım) ? İleride ise Mehmet Yıldız yalnız oynuyor. Atılan topları tutup geriden gelenlere servis ediyor. Trabzonspor maçında ileriye doğru koşularını inatla kesmeyen Hayrettin, Abdurrahman Dereli ve Musa golleri aynen böyle attılar. Drogba'nın etrafında dönen çembere giren oyuncular da gollerini böyle sıralamıyor muydu? Tanıdık gelmiyor mu? Üstüne üstlük sadece sistem değil, bahsettiğim oyuncuların fiziksel yapısının benzerliği de göze çarpıyor. Sağ bekteki Abdurrahman bile normal değil!  

Özet olarak, kuvvetli oyuncuların futboldaki yükselişi, 2000'li yıllara damga vuran dünya çapında bir vâkâdır. Turkcell Süper Lig'deki yerini alışı birkaç yıl geç kalsa da, değişimi getirmesi bakımından ümit vericidir. Bülent Uygun, Maurinho'nun oluşturduğu bu sistemi mi örnek aldı kesin olarak bilemiyorum fakat aradaki benzerlikler dikkate değer. Fizikî mukavemete yapılan vurgu hiç değilse Lincoln, Delgado, Alex, Yattara gibi büyüklerin pek sevdiği demode oyuncu tiplerinin nihayet sonunu getirmesi açısından hayırlı olabilir. 

Maurinho'nun oluşturduğu model artık yeni sayılamaz. Hatta eskimeye başladı denebilir (Inter özellikle Şampiyonlar Ligi'nde beklenen başarıyı yakalayamadı). 2010'lu yıllarda Barcelona'nın önderliğinde çok pas yapan yeni bir İspanyol devrimine doğru gidiyoruz.

27 Nisan 2009 Pazartesi

çöplük

Fenerbahçe'nin "unutulmaz" derbi sonrasında peşi sıra puanlar kaybetmeye başlaması sürpriz değil. 27. haftanın öncesinde de kötü futbolunu kötü sonuçlarla taçlandırmayı başaran Fenerbahçe'nin, son haftalara kadar havlu atmamasının esas sebebi rakiplerinin de en az kendisi kadar Anadolu diyârında puanlar bırakmasıydı. Türkiye'nin futbol alanında en büyük finansal gücünün haftalar öncesinden hedefsiz kalmasından sonra, Kadıköy'de bile puan kaybetmesini beklemek yanlış değil. Ancak, kendi evinde bu kadar kolay yenilebilecek kadar kötü olabileceğini beklemiyordum. 

Kötü giden, kötü sonuçlanan bir sezonun değerlendirmesini yapmak nispeten kolaydır. Lâkin, şahsım adına Fenerbahçe'den ümidimi yapılan yetersiz transferler (ve gönderilmeyen futbolcular) sonrası Ocak ayında kestiğimi; Türk milletinin kronik hafıza sorunundan faydalanan bazı uyanık (resmî) spor yazarları gibi çark üstüne çark etmediğimi belirtmek isterim. Peki Fenerbahçe'de neler oldu, neler değişti? Bu soruya kıssadan bir cevap vermek hiç de kolay değil. Uzun uzun açıklamak, sesli düşünerek yazı dilinde beyin fırtınası yapmak gerekiyor.

Kimilerinin sandığının aksine en büyük fark yalnızca Mehmet Aurelio değil. Fenerbahçe'nin büyük bir kimya sorunu var. Geçen hafta top oyundayken yaşanan Uğur Boral-Deivid anlaşmazlığı bunun çok basit ama etkileyici bir tezahürü idi. O pozisyonda Deivid'in "arkamdan geç" demek istediğini anlamak için futbol oynamak bile gerekmiyor. Futbolcular birbirlerini anlamıyor, anlayamıyor; futbolun ortak dili ile dâhi birbirleriyle iletişim kuramıyorlar. Hatta bana öyle geliyor ki, (bırakın sevgiyi) birbirlerine saygı bile duymuyorlar. Bu ayyûka çıkmış iletişimsizlik, Güney Amerikalı vurdum duymazlığı ve Türk kendini beğenmişliği ile birleşince ortaya futboldan çok komik görüntüler çıkıyor. Geçen yıl Avrupa'da yaşanan çok başarılı bir sezonun ardından, bu kimyasal bozukluğu yaratabilmek ise ayrı bir marifet doğrusu. 

Fenerbahçe'yi bu duruma sokanın bir ruh problemi olduğu fikrine katılmakla beraber, geçmiş yıllarda Tuncay (ve beğenilmese de Ümit Özat) ile birlikte anılan Fenerbahçelilik duygusu da esasen yanıltıcıydı. Bu isimlerin Fenerbahçe'ye olan adanmışlıkları, planlı olmaktan öte tesadüfî idi. Sayıca yetersiz olmaları bir yana, özverili bir büyü taşıyan bu oyuncuların bir araya gelip Fenerbahçe için top koşturmaları belirli bir transfer politikasının ürünü değildi. Fenerbahçelilik tutkusunun sahadaki görüntüsü, hiçbir zaman yalnızca Tuncay'a eşit olmamalı. Bir veya birkaç (ruhanî) lideri destekleyen kişilikli oyuncuların çokluğu başarının anahtarı. Örneğin Barcelona'nın altyapıdan yetiştirdiği Puyol, Xavi, Iniesta ve "en zayıf halka" Valdez gibi isimler bu türden bir işlev görüyorlar (Messi, Bojan gibi yabancı uyruklu altyapı yıldızlarından bahsetmiyorum bile). Aynı doğrultuda verilen Galatasaray örneği önemli olmakla birlikte, daha güncel olan Sivasspor başarısı da bu savı doğruluyor (lütfen artık Sivasspor'a da bir başlık açılsın: Şampiyon adayları anketlerinde 15 hafta sonra halen, "cıkkk, şampiyon yapmazlar" tadında Sivasspor'un en aşağılarda çıkması hayret edilesi ve üzerinde konuşulması gereken bir olgu). 

Her sportif başarılısızlıkta işler, dönüp dolaşıp Fenerbahçe'nin (olmayan) transfer politikasında kilitleniyor. Bu noktadan tümevarıp, işleri yönetim katında ele almak oldukça gerekli. "En doğrusunu ben bilirim" diyerek dışavurulan güç kullanmak tutkusu (ing. bkz: "control freak"), kontrolsüz olunca çok pahalıya patlıyor. Kayıp yıllar, harcanan yetenekler, ağlayan taraftarlar... Trajedi üstüne trajedi. Daum dönemindeki (ve tabî ki Daum'un yarattığı) Appiah-Aurelio-Tuncay gibi efsane bir ortasaha örgüsünden geriye, bu büyük oyuncuların yedek kulübesindeki muadilleriyle sözleşme yapmak için gösterilen anlamsız heves kalmış. Ve bu heves can sıkıyor. Çünkü forma hakikaten ucuzlamış. Anelka, van Hooijdonk ve (yine çoğu zaman yedek) Nobre'den geriye, Güiza, Kazım Kazım ve (taraftar dahil) kimseye yaranamayan Semih kalmış. Tuncay gibi komple bir oyuncunun yerini, çizgide sadece gitmeye (dikkat! Gidip gelmeye demiyorum) ve afraya tafraya meraklı Uğur Boral almış. Büyük Fenerbahçe yönetimince vazgeçilmez görüldüğünden, imza atmaması olasılığı nedeniyle Fenerbahçe aşkıyla dolu hassas yüreklerde kalp çarpıntısına yol açan, yapısı gereği her modern sistemi bozan, yılların biraz daha yıprattığı Alex de yine elimizde kalanlardan. Bu güçlü erozyona, Emre Belözoğlu (işi: Edu ile Lugano arasına girip R. Carlos'a pas atmak),  Burak Yılmaz (işi: çalım atmaya çalışıp yere düşmek), Josico (henüz bir işi yok) gibi kadroya yeni katılan artistik/fantastik isimleri de ekleyince Kadıköy'de "amansız" bir çöp dağı yükseliyor. Bu çöp dağında feci bir metan gazı patlamasını engellemek için, çöplüğün kontrollü tahliyesi gerekli. 

Bu tahliye işleminin yapılış biçimi çok önemli. Sezon başında büyük ve (İspanya gibi top oynayabilmek gibi) uçarı ümitlerle transfer edilen Luis Aragones ile yollar ayrılmalı. Bu türden kafatası avcılıklarını hiç sevmemekle birlikte, bu fikrin çok basit bir dayanağı var: Aragones'in uzun vadede çalışılamayacak bir isim olmasının âşikar olduğu. Bu durumu, emekli olmak üzereyken Fenerbahçe tarafından görevlendirildiğini beyan eden Aragones'in kendisi de itiraf etmişti. Görüldüğü gibi uzun vadeli planlama açısından bakıldığında teknik direktörün yaşı pekâlâ sorun olabiliyor. Manchester United'ı bir efsaneye dönüştüren Sir Alex Ferguson (nâm-ı diğer Fergie), Auxerre'i 44 yıl çalıştıran Guy Roux gibi isimler takımlarının başına geldiklerinde 70 yaşında değillerdi.

Guy Roux biraz uç bir örnek olmakla birlikte Türkiye standartlarında en azından 5 yıllık planların devreye girmesinin zamanı artık gelmedi mi (Sivasspor kendi planının 4. yılını yaşıyor sanırım) ? Fenerbahçe yeni teknik direktörünü seçerken adaylarını vizyonu, hedefleri açık ve belli olan bir taslak plan ile birlikte ziyaret etmelidir. Sonra da bu planın uygulanışını teknik direktörüne devredebilmelidir (yeri gelmişken bu yeni teknik direktörün, Sergen Yalçın'ın da zor alınan referansıyla Lucescu olmasını istediğimi belirtmeliyim). Her ne kadar doğamız gereği sabırsız karakterde insanlar olsak da, sürdürülebilir başarı ancak böyle mümkündür. 

15 Nisan 2009 Çarşamba

"Türk futbolcusu duygusaldır"

Türkiye futbol tarihinde yaşanan veya yaşatılan her mantık dışı olaydan sonra, şu klişe cümlenin tekrarlandığını duymayan var mı? "Türk futbolcusu duygusaldır." Bu cümleden yola çıkarak akla yakın soruları sormaya ve kendi futbolumuzu analiz etmeye başladığımızda, çok ilginç ve bir o kadar da çarpıcı ipuçlarına ve imalara varmak mümkün. Türk televizyonlarından bu cümleyi duymaya başladığınız anda şunu bilirsiniz ki, ortada utanılacak hiç değilse övünülemeyecek bir hadise vardır ama bu hadise Türk'ün keskin zekâsıyla kıvrakça çarpıtılarak olumlu, naif bir forma sokulmuştur: "Evet biz bir hata yaptık ama bu tam da bir hata sayılmaz; çünkü bizim mayamızın güzelliği bu." İşte böyle anlarda biraz geriye yaslanıp düşünmek, bu hastalıklı mantığın köklerini aramak ihtiyacı hissediyorum. 

İçine doğduğumuz toplumun değerlerini düşünüyorum. Osmanlı gibi büyük bir imparatorluktan arda kalan nispeten küçük güzel Anadolu'ya kurulmuş şirin, ama bir o kadar da günahkâr bir ülkeyiz. Günahkârız, çünkü tekinsiz milliyetçilik rüzgârlarıyla "Osmanlı'nın Çöplüğü"nü temizleme işine girişmişiz. Mübadelelerle, baskıyla, yasakla, şunla, bunla... Bir taraftan hiçbir zaman farkına varamadığımız zenginlikleri yok ederken, diğer taraftan (elde başka bir şey kalmamasından olsa gerek) "Türk" olmak kimliğine sıkı sıkı sarılmışız. Bugün dâhi bırakmıyoruz. "Gençliğe Hitabe" çerçeveleriyle, "Andımız" törenleriyle süslü ilkokul mâbedlerimizde Türk olmayı öğrenmeye ve öğretmeye devam ediyoruz.    

Peki nedir "Türk" olmak? "Türk" olmak delikanlı olmaktır; güçlü olmaktır; laga luga yapana kodumu oturtmaktır; yeri geldiğinde keskin bir bıçak, yeri geldiğinde de pişmanlıkla dolu bir duygusal olmaktır. Lâkin "Türk" olmak, ne olursa olsun hatalarından ders çıkarmamaktır.

İşte, böylesine içine dönük/dışa kapalı, "ben böyleyim" delisi ve şoven yetiştirilen bir toplumun bireyleri olduğu çoğu zaman unutulan futbolcular, derbi sonrasında kavga çıkarınca aynı toplumun benzer yollardan geçmiş bireyleri tarafından ayıplanıyorlar. Peki, Hrant Dink'in öldürülüşünün ertesi günü Hüseyin Çimşir, idmana (simgesel) beyaz bereyle çıktığında neden kimse ayıplamıyor? Fatih Terim, o dönemki formuyla milli takımı hak eden oyuncuları değil de, kendine yakın ("gaza gelebilen") oyuncuları çağırdığında neden kimse ayıplamıyor? Mâlum İsviçre maçında Alpay'ın milli marşımızı kana susamış bir savaşçı gibi öfkeyle haykırışını neden kimse ayıplamıyor? Neden bunlara şaşırmıyoruz da bu kavgaya şaşıyoruz? Bu yeni birşey değil ki. Aslında ben derbideki kavgaya şaşmamıza şaşıyorum. 

Bu olaylara artık kişiler üzerinden yaklaşmayı bırakalım. Olay sadece, "Sabri şöyle yaptı", "Arda böyle yaptı", "Emre tahrik etti" değildir. Bu toplumsal bir fenomendir. Bulunduğu topluluğa (eski Beşiktaş teknik direktörü Toschak'ın ismiyle dalga geçtiği için kahvede arkadaşını bıçaklayan takımsever vatandaş gibi) fanatikçe bağlılık göstermek, çıkarlarını ve kimliğini şiddetle korumak, sonra da bunu duygusallığa bağlayarak olumlayıp geçiştirmek, hepimizin toplumsal genlerinde gizli olan sinsi kodlardır. Bu genleri bastırmak ise hiç kolay değildir. Aksine, bu toplumsal şifrelerin üzerine gidilerek, bu genler (Fatih Terim dahil) bazı kişiler tarafından manipüle edilerek başarı peşinde koşulmaktadır. Uzun vadede bu türden utanç verici olayların önüne geçmek istiyorsak, günübirlik başarıları feda etmek zorundayız. 

Dünyanın en güzel mesleklerinden birini yapan futbolcularımıza "uzaydan gelmişler" muamelesi yapmayı bırakıp, içtimai davranışlarımızı daha geniş bir perspektifle ele alarak, eleştirel dikiz aynasını kendimize ve toplumumuza çevirmenin vakti çoktan gelmiştir. Bu eleştirilerden çıkaracağımız sonuçlar ile yalnızca daha uygar futbol değerlerine değil, daha uygar bir topluma da kavuşma fırsatını yakalayabiliriz. Tek yol budur. Fütursuzca pompalanan toplumsal değerlerde radikal bir değişim gereklidir. 

Not: Bu analiz, Türkiye coğrafyasıyla ilgili olduğundan Lugano'nun durumunu açıklayamamaktadır.  

10 Mart 2009 Salı

o düğmeye basıldı

Sakar Sarı Kanarya'nın nâdir de olsa formunu bulduğu, sezon başından bu yana ilk kez yüzümüzü güldürdüğü şu günlerde takımdaki büyük değişim konuşuluyor. Neymiş bu büyük değişim? "İstekli" oynuyorlarmış. Nefretle andığım Hakan Şükür günlerinden kalma (ne yazık ki kendisinden halen kurtulamadık) bu söz beni gıcık ediyor. Misal: "Hakan Şükür çok gol kaçırdı ama çok istekliydi." Pardon ama, "ulan" istekli olmayıp da ne yapacaktı? Adamın işi bu zaten. "Kazma bize saç baş yoldurdu" demiyorlar da, çok istekliydi diyorlar. İstekli istekli kaçırdı o zaman. O daha fena. Neyse.

Benzer şekilde Fenerbahçeli "yıldız" topçuları pışpışlayıp, gazını alıp dünyanın en güzel oyununu oynamaları için bir de keyiflerini mi bekleyeceğiz? Nitekim beklemedim nâdide okurlarım. Şükür ki teknoloji çağında herşey mümkün. Gerçeğini yapamıyorsanız, sanalını çok rahat yapabiliyorsunuz. FM 2009'da (hiç âdetim olmamasına karşın) genç bir "manager" olarak Fenerbahçe fitbol takımında görevime başladım. İşte o meşhur düğmeyi buldum ve bastım!

Operasyon!
Aziz Yıldırım'ın başarı dileklerini kabul ettikten, bütçe ve hedef konularını görüştükten hemen birkaç gün sonra, 28.06.2008 tarihinde saatler gece 01:00'ı gösterirken yöneticileri Samandıra Tesisleri'ndeki odama çağırttım. Antrenmanı yeni bitirdiğimiz için(!) gayet yorgun olmama karşın yöneticileri daracık makamımda ağırladım ve başkana dedim ki: "Bak Aziz Başkan, hazır yönetim kurulu ve transferden sorumlu arkadaşlar da buradayken hepinize söylüyorum. Ben sistemime uyacak ve işime yarayacak oyuncularla yola çıkarım. Aptallarla işim yok. O düğmeyi bulun getirin. Basmak istiyorum." Aziz Yıldırım'ın cevabı gecikmedi: "Ben şimdi çocuklara söylüyorum. Her türlü yetki sende. Ne gerekiyorsa yapılsın!" "Eyvallah" diyerek ekledim: "Haa unutmadan, bu oda ne böyle? Küçücük. Bana Şükrü Saraçoğlu'ndan bir loca verin. Akıllı olun. Aklıma gelmişken Orhan Pamuk da akıllı olsun." Başkan hiiç sesini çıkaramadı tabi. Suspus oldu zavallı. "Peki, nasıl istersen" demekle yetindi. Hışmıma uğrayan Aziz (ben ona Aziz derim): "Çok geç oldu, başka birşey yoksa ben gidiyorum" dedi ve gitti. Diğer yöneticileri de kovdum: "Dağılın lan! Beni sanatımla yalnız bırakın. Herkes holdinginin başına. Marş, marş!"

Ertesi gün locada
Ertesi gün locamda çalışıyorum. Elime kadro listesi geçti. Sekreterim Excel'den çıkarmış, sağolsun. Laf aramızda bu yenisi pek de güzel, nârin. Diğer esmerle, sarışın olanlarını beğenmedim. Sabah kovdum. Dedim ki "bu ne ya! Her yer sahte sarışın kaynıyor." Neyse, kadro listesine göz atarken elime bir kalem aldım. Başladım listeyi çizittirmeye. 5 dakika sonra çağırdım sekreteri. Dedim ki: "Al güzelim, git bunu başkana, olmadı figüranlarına ver. Kırıtmadan ama. Sor bakalım bir de düğmeyi bulmuşlar mı?"

Sekreterim başkanın odasından çıkınca beni aradı: "Başkan listeyi görünce şöyle bir yutkundu. Ama bir şey demedi. Düğmeyi de bana verdi. Getiriyorum." Düğmeyi görünce şaşırdım. Ben daha usturuplu bir şey bekliyordum. Meğerse bildiğimiz "enter"mış. Sekreteri savdım, aşağıdaki oyuncuların isimlerini programa girdim ve "enter"a bastım:

Cladio Maldonado--> tek taraflı fesh--> - £500K
Can Arat--> Gençlerbirliği --> £400K
Deniz Barış--> Hoffenheim --> £400K
Colin Kazım Richards --> Stoke City--> £3M
Yasin Çakmak--> Gençlerbirliği --> £2.5M
Uğur Boral--> Bursaspor --> £2.2M
Volkan Demirel--> Manchester City--> £5M
Josico--> Real Betis--> Loan, £150K
Alex--> Sunderland--> £3M

Böylece, düğmenin de yardımıyla kadroyu temizledim.

Epey bir düşündükten sonra, dünyanın en antipatik futbolcusu Emre Belözoğlu'na bir şans daha vermeye karar verdim. Bu kararımda orta alanın solunda oynayabilecek (şimdilik!) daha mâkul bir oyuncu bulamamamın da etkisi oldu.

Satış listesine koyup müşteri bulamadığım oyuncular da olmadı değil: Ali Bilgin, Burak Yılmaz, Selçuk Şahin ve Tümer Metin. Onların defterini bir dahaki sefere dürmek üzere artık başarılı bir sezon için transfere başlayabilirdim.

Transfer böyle yapılır
Locamda sekreterimle beraber gece yarılarına kadar çalıştık. Kafamda tipik 4-4-2 oynamak vardı. O ise, 4-2-3-1 gibi daha ofansif bir şablonda ısrar ediyordu. Sonunda ona forma giydirmek suretiyle görüşlerimi zorla kabul ettirdim.

Ertesi hafta basın toplantısında genç, yetenekli ve hırslı oyuncular alacağıma dair Fenerbahçe câmiasına verdiğim sözü, aşağıdaki oyuncuları transfer ederek yerine getirdim:

Murat Ceylan--> Gaziantepspor--> £925K
Mehmet Topuz--> Kayserispor --> £4.6M
Sercan Yıldırım--> Bursaspor --> £3.6M
Jaroslav Plasil --> Osasuna--> £3.8M
Fatih Tekke --> Zenit--> £550K
Gökhan Emreciksin--> Ankaragücü --> £1.3M
Fernando Soriano--> Almeria--> £1M

Çok koşan ama boş koşmayan bir isim olan Jaroslav Plasil, ruhsuz Uğur Boral'dan boşalan sol kanadımıza ilaç gibi gelir. Zenit'in Fatih Tekke'yi satılık listesine koyması nedeniyle, iyi bir yerli forveti çok ucuza kapattık. Orta alanın ortasında oynayan Soriano, satış listesinde görüp sekreterimin beğendiği bir diğer oyuncuydu. Israr etti. Kıramadım ve aldım.

Yeni düzen, yeni ufuklar
Kafadan rahatsız Volkan Demirel'in yerini, genç eldiven Volkan Babacan'a teslim etmekte en ufak bir tereddütüm olmadı. Altyapıdan çıkardığım bir diğer genç isim Özgür Çek ise, sol kanatta fırtınalar estirmeye adaydı. İdeal 11'imiz ise şöyle oluştu:

Volkan Babacan
Gökhan Gönül
Diego Lugano
Edu Dracena
Roberto Carlos
Mehmet Topuz
Fernando Soriano
Emre Belözoğlu
Jaroslav Plasil
Semih
Güiza

Arkası yarın.

4 Şubat 2009 Çarşamba

hedefimiz intertoto!

Çok şükür ki nâdir ortak eğlencelerimizden futbolun verdiği uzuuuun mola bitti ve şov yeniden başladı. Erkeklerin bu spora düşkünlüğünü bir tür hayvani itişme/kakışma/tepişme ve bayağılık olarak gören kadınlara inat bol bol izleyeceğiz. Yerim ben o "ne bu böyle canım, bunu izleyeceklerine kitap okusunlar" geyiklerini. Bunu söyleyenlerin kitap solucanı (dikkat: şehir içi otobüslerde "aman bu erkek yanıma oturmasın" melûl bakışlarıyla boş boş dışarıyı seyredenler de aynı insanlar) tadındaki cırtlak haykırışlarının banalliği, futbolun ruhunda var olan uluslarötesi yapışkan ruhun yanına bile yaklaşamaz. Erkeklerin kendilerinden başka bir şeye 1,5 saatliğine bile olsa ilgi gösteriyor olmalarına tahammül edemeyen kadınları, bizimle beraber maç seyretmeye ve mutlu olmaya davet ediyorum. Nitekim bir erkeğin kalbine giden yol da Digitürk'ten geçiyor bu sıralar. Kaybedilmiş dişi cazibelerini evlen(dir)memece programlarında görücüye çıkacaklarına, evlerine bir "plazma+Digiturk" paketi alsalar mürüvveti garantileyebilirler pekâlâ. Bu da böyle biline!

Laf anlamaz karşı cinse ağzının payını verdikten sonra, evimizin salonuna geri dönüyoruz ve ne görüyoruz? Lig maçları ve (her ne kadar aynı tadı vermese de) kupa maçları... Hele bir de haftasonuysa, Türkiye'den taşan futbol coşkusunu Avrupa ile de paylaşabiliyoruz (aynı anda 4 maç seyrettiğimi bilirim). Devre arası transfer penceresinin kapanmasıyla birlikte (FM'den bilerek ve isteyerek kötü tercüme: "transfer window is soon to be closed...") değişen ilk 11'ler, yeşil sahalardaki yerlerini almışlar. İngiltere'de "Keka" hezeyanı ve (Tottenham'ın eski oyuncularını bazılarına sattığından daha fazla para vererek geri toplaması gibi) garip transferler olurken, Türkiye'de (alt sıralardakiler takımlarını feci dağıtırken) üst sıraları ilgilendirecek önemli gelişmeler yaşanmadı. Beşiktaş'ta Fabian Ernst, Trabzonspor'da rohancığımın tabiriyle çakma FM Brezilyalısı ismi ile Alanzinho (nitekim ne kadar çakma olduğunu Ankaraspor maçında yaptığı şık(!) hareketlerden gördük) ve Fenerbahçe'de (favorim) Gökhan Emreciksin... Dün itibariyle Galatasaray'ın canını fena yakan Sivasspor'un yeni gölcüsü Yannick Kamanan'ı da unutmayalım. Zira aralarında en çok ses getirecek oyuncu o olacak gibi görünüyor. Galatasaray ise olması gerektiği gibi sessiz kaldı. Onların en çok ihtiyacı olan transferler ise, sakatlıkları önlemek için gerekli yeni tesisler ve yeni bir tıp kadrosu.

Yeni transferlerin bu takımlara ne faydası olur? Açıkçası fazla bir faydası olmaz. Fabian Ernst'i Schalke'den iyi biliyoruz. Onun da Beşiktaş'ın uçuk sisteminde ne yapacağı tartışılır. Tek başına bütün topları kapıp, bütün pasları verip, bütün faulleri yapması mümkün değil. Futbolunun son demlerine yaklaşan (30) bu Alman oyuncunun mâliyeti de çok tartışıldı (3 milyon EUR bonservis+5,5 milyon EUR topçuya).

Batı memleketlerden ülkemize para için gelindiği çok açık. Ligimizin gelişmiş, ilerlemiş olduğu yalanlarına inanmayın. Bu durumda Turkcell Süper Lig için en akılcı transferler Balkanlar (Beşiktaş'ın yaptığı türden değil ama), Afrika, Güney Amerika ve Orta Doğu'dan yapılanlardır. Yetenekli bir oyuncu bulduğunuzda cüzî rakamlara alabiliyorsunuz. Nitekim Sivasspor'un İsrail'den bulduğu Yannick Kamanan (28) böyle bir transfer. Güçlü fiziği, düzgün bir sol ayağı var. Sivasspor'un ciddiyetle yürüttüğü transfer politikasının son meyvesi. Hatırlayınız, naçizane kendimin bu sayfalarda ilk yarının karmasına seçtiğim Fabio Bilica da Romanya'lardan bulunup getirilmişti.

Fenerbahçe'ye gelirsek, yeni takviyelerle bu takım be yapar? 0 (yazıyla sıfır). Hiçbir şey. Devre arasında transfer istemediğini her fırsatta dillendiren Aragones, takımın ocağına incir ağazı dikeceğe benziyor. Biraz fikstür avantajı, biraz da talihle ilk yarıyı liderin 2 puan ardında kapatabilen Fenerbahçe, önemli bir fırsatı kaçırarak koca bir sezonu hatta (Aragones'ten sonra getirilecek antrenörün uyum sorununu da sayarsak) 1,5 sezonu heba etmiştir. Bu ruhsuz, yanlış sistemle, vasat oyuncularla oynayan takım, isabetli transferler yapılsaydı pekâlâ mutlu sona ulaşabilirdi. Ancak, gerek başta Aziz Yıldırım olmak üzere "Zico olayı"nda gösterilen çokbilmişlik siyaseti, gerekse Aragones'in manasız inatçılığı yüzünden Fenerbahçe başarısızlığa mahkum edilmiştir.

İkinci devrenin başından itibaren oynanan maçlara baktığımızda da öyle anlaşılıyor ki, alınan nâdir oyuncular dahi Aragones'in dikkafalılığı sebebiyle fazla forma şansı bulamayacaklar. Halbuki ne kadar önemli bir yetenek Gökhan Emreciksin... Abdülkadir'i ise korkarım hiç mi hiç izleyemeyeceğiz. Umarım onun sonu da Fenerbahçe'nin yıllar yılı biriktirdiği kötü şöhretinin bir parçası olmaz.

Sözün kısası: Tüm bu olumsuzlukların üstüne bir de (tüm sistemleri altüst eden) Alex ile tazelenen nikâhı (saçma bir terim) ve fikstür dezavantajını (GS, BJK, TS, Bursa, Ankara, Kayseri deplasmanları) koyduğumuzda, Fenerbahçe camiâsının 2009 Mayıs'ında, "Intertoto'ya gitsek mi gitmesek mi" diye (alınan sonuç itibariyle değil ama kaynakların kötü kullanılması itibariyle) utanç verici bir tartışmayı yürütüyor olacağını görür gibi ve duyar gibiyim. Futbolun bir adaleti varsa, tuttuğum takımın en iyi ihtimalle ancak dördüncü olacağını düşünüyorum (Trabzonspor, Sivasspor ve GS geçilemez; belki BJK).

Bu nedenle, futbolumuzun yeni şampiyonlar çıkarıp gelişebilmesi adına Sivasspor'u tüm kalbimle destekliyorum. Başarılar Sivasspor...

13 Aralık 2008 Cumartesi

süper lig karması

Her ne kadar Avrupa'nın önde gelen liglerindeki kadar heyecan uyandırmayacaksa da, (uzun zaman önce) Süper Lig'imizin bir karmasını yapmaya karar verdim. Ligimiz, yalnızca 3 büyüklerin sansasyonel transferlerinin konuşulduğu bir lig olmamalı. Anadolu klüplerinde (bu tabiri hiç sevmiyorum; Anadolu-İstanbul ayrımının dilimizde her daim kullanılması bile futbolcuların kendilerine olan güvenini zedeliyor; kimse oynadığı "Asya" klübünde başarılı olacağına inanamayıp, herkes eninde sonunda kapağı İstanbul'a atmaya çalışıyor) de oynayan nice yetenekli sporcu var.

Üstelik, bu en iyiler yazısı, bu sezon göze çarpan oyuncuları paylaşmak anlamında da faydalı olur. Uzun zamandır futbol adına da bir şey yazmadım. Biraz rahatlamaya ihtiyaç var. Çünkü Türkiye ve siyaset gündemi hakkında bir şeyler yazmak aslında çok can sıkıcı, çok asab bozucu bir şey (hiç iyi bir şey olmuyor çünkü. Bkz: en son bayramda ölenlerin sayısı 140 civarındaydı. Bombalı saldırı gibi, değil mi?). Çok çok gerekli olsa da. Türkiye hakkında yazı yazmak daha çok küfür edip rahatlamaya benzerken, ilk tutkum futbol hakkında yazmak benim için daha çok eğlencelik, çıtır çerez bir şey.

Mustafa Denizli'ye inat takımıma 4-4-2 oynatacağım. Kanat oyuncularını ve ortadakileri iyi seçerseniz bence en iyi, en istikrarlı sistem. Orta sahayı çok yönlü oyunculardan kuracağımdan, kimse bana yok "Alex nerde, Lincoln nerde?" diye sormasın lütfen. En nadide spor kanallarımızın seçkin yorumcularının bile, bazı takımlarımızın iyi bir "10 numara"ya (tiksinç bir terim) sahip olmamasından hayıflandığı memleketimiz, yine yeni dünya futbolunun nallarını toplamakla meşgul. Artık öyle oyuncu yok kardeşim. Yok öyle artık, yaptığı iki kıvrak hareketten sonra (mümkünse bacak arası) rakipten yediği tekmeyle yerde bir saat kıvranmak zorunda bırakılan; tüm maç iki çalım atsın, bi asist yapsın ve mümkünse ikisini birden tek pozisyonda aradan çıkarsın diye ağzımız açık beklediğimiz topçular. Kalmadııı (kalmasın da zaten). Artık pabuç pahalı. Oyun, hızlı ve sert. Geçti o devirler.

Bir de yedek kulübesi olacak. Orada da, çok hak etseler de 11'e bir şekilde giremeyen (sakatlık vs.) sporcular uslu uslu ve sabırla oturacaklar.

#1- Senecky: Anakaraspor'un Slovak kalecisi muhteşem, olağanüstü diyebileceğimiz kurtarışlara imza atan bir kaleci asla değil. O, reflekslerinden öte futbolda, aklı ve dengeyi seven bir kaleci (bazı "dünyanın en panter kalecisiyim" halüsinasyonları gören, foto muhabirlere poz verme meraklısı pisilere duyrulur) görüntüsünde. Milli takımının da kalesini koruyan Stefan Senecky, istikrarlı performasıyla Ankaraspor'un az gol (11) yemesinde pay sahibi.

#2- Gökhan Gönül: Tartışmasız Türkiye'nin en iyi sağ kanat oyuncusu. Hücumdaki hızının, deliciliğinin yanında, savunmada da kademe almayı becerebilen bir oyuncu. Zaman zaman ileriye fazla çıkmasıyla eleştirilse de, yaptığı defans hataları (Dinamo Kiev'in attığı gol örneğin) daha çok Fenerbahçe'nin ileriye gitmeye mecali olmamasından ve bu durumda Gökhan'ın fazlaca sorumluluk almak istemesinden kaynaklanıyor.

#3- Roberto Carlos: Eski günlerinin %50'siyle oynayan Roberto, Turkcell Süper Lig'e fazlasıyla yetiyor. O bölgede Carlos'a alternatif bir isim aklımda var. O ismi de yedek klübesinde bulacaksınız. Hakan Balta da iyi bir oyuncu, ancak hem bu sezon sakatlıklarla boğuştu, hem de arkadan hemen hemen hiç hücumda bindirmeye gelmemesi nedeniyle benim çok tuttuğum bir oyuncu değil.

#4- Rigobert Song: Kaç yaşında olduğu tam olarak kestirilemeyen Song, 94 Dünya Kupası'nı görmüş bir isim. Kaç yaşında olursa olsun, gittiği takımların çehresini değiştiriyor. Trabzonspor, onun var olduğu defansla 11 gol yemiş. Vasat kaleci ikilisine rağmen. Topu oyuna sokmayı da nispeten becerebilen bir oyuncu.

#5- Fabio Bilica: Bu kontenjan için çok düşündüm. Aklıma Bir sürü isim geldi. Ancak, şimdiye kadarki performansların yanında, sırf kendi sevdiğim oyuncuları da göz önünde bulundurmak istediğimden Fabio'da karar kıldım. Medyanın bir türlü Romen mi Brezilyalı mı olduğuna karar veremediği Sivasspor'lu Bilica, izlediğim nadir maçlarda gerçekten harika bir oyuncu portresi çizdi. Yedek kulübesi kısmında bahsettiğim diğer tüm oyunculardan en önemli farkı, topla olan haşır neşir, sıkı fıkı ilişkisi. İddialıyım, Türkiye'de oyunu geriden kurabilen tek dikkate değer oyuncu. Bunun yanı sıra, jeneriklere girebilecek güzellikteki müdahalesiyle golü önlediği Trabzonspor maçında, FM'de (eski CM) iyi defans oyuncularının önemli kriterlerinden biri olan anticipation(Türkçesi sezgi olabilir)ının yüksek değerini kanıtlamıştır.

#8- Mehmet Topuz: Onun her takımda yeri var. Bazen iki 90 dakika oynayabilirmiş gibi geliyor bana. Türk Milli Takımı'na seçilmesine engel olan tek şey Fatih Terim'in keyfiyetidir. Tek sorunu, Gökhan Ünal'ın da ayrılmasıyla Kayserispor'da fazlasıyla öne çıkan bir oyuncu konumuna gelmesinden mütevellit savunmaya yardımını zaman zaman esirgemesidir. Şahsen kendisini Fenerbahçe'de görmeyi çok isterim.

#6- Theo Weeks Lewis: Sürpriz bir isim. Ancak, kendisinden çok ümitliyim. 18 yaşındaki Liberyalı oyuncudan daha önce bir yazımda bahsetmiştim. Müthiş kuvveti ve çalışkanlığıyla küçük Theo, orta alanı Topuz ile birlikte feci kapatarak (shut down), rakiplere karşı kurşun geçirmez ve de süperiletken (pas trafiğinden ötürü) bir alaşım haline getirebilir.

#7- Gökhan Emreciksin: Garip soyadıyla yine bir Gökhan 11'imizdeki yerini alıyor. Orta sahanın sağ tarafında at pardon top koşturan futbolcu, kuvvetli şutlarıyla da gole çok yakın. Şu ana kadarki performansı kesinlikle büyüklerin takibindedir diye düşünüyorum.

#11- Harry Kewell: Ortanın solu Moskova'nın yolu tartışmasız Harry Kewell'ın. Bu yaz geldiğinde, "müzmin sakattır, oynayamaz" demiştim. Yanılmışım. Oyuna yaptığı katkılar yetmiyormuş gibi, "leblebi gibi gol atıyor" (Rıdvan'ın tabiri). Sol açık oynamayı çizgide git-gel zanneden Uğur Boral'ın Kewell'dan öğrenecek çok şeyi var.

#9- Mehmet Yıldız: Şu an gol kralı durumundaki Mehmet Yıldız, 3 gol bile atsaydı muhtemelen 11'ime girmeyi başarırdı. Çünkü futbol takım oyunu. Önemli olan lezzetli bir karışım yaratmak. Mücadeleci oyunuyla buralara gelebilmiş Mehmet Yıldız, sadece bildiği şeyi yapıp mücadele etse yeterli. Onun kazandığı topları, yanında oynayan partneri (yine gıcık bir kelime, seks yapacaklar sanki) ve arkadan gelenler gol yapacaktır nasılsa.

#10- Milan Baros: İtiraf etmeliyim, Baros'u düne kadar ilk 18'e almayı bile düşünmüyordum. Ancak, dün oynanan Gençlerbirliği maçında gözüme girdi. Ceza alanı çevresinde yaptığı sık ve kısa koşular, rakip savunmanın dengesini bozuyor. Baros'u adam adama markajla tutmak (çift forvet oynarsa tabi ki) çok zor. Oraya buraya gidiyor. Gezmeyi seviyor. Bu da, savunma oyuncularını çok yoruyor. Farklı özelliklere sahip Mehmet Yıldız ile takımımda süper bir ikili oluştururlar.

İşte süper bir kadro. Maliyeti de o kadar yüksek değil. Bir Güiza kadar ya var, ya yok.

Yedeklerim:

#12- Süleymanou: Kayserispor sadece 7 gol yedi. Denizlispor'da geçirdiği sezonlardan bir dolu sakarlıklarını hatırlasak da Süleymanou'nun bu sezon Kayserispor'un defansıyla uyumlu ve dengeli oynadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

#13- Zapotocny: Daha dengeli bir takımda Zapotocny (28) kesinlikle çok daha verimli oynar. Beşiktaş'ın yediği goller yanıltmasın. O zamanlar şu ankinden çok farklı bir sistemde oynadığından dolayı, Ertuğrul gidene kadar (ve Metalist maçını saymazsak) hep takımın en iyisiydi. Tek sıkıntısı hızlı forvetlere karşı sorun yaşaması. Ama hangisi yaşamıyor ki? Bu bölge için düşündüğüm diğer oyuncular Servet, Edu, Sivok, Eren Güngör, Ali Turan ve Radoslav Batak idi.

#14- Çağlar Birinci: Sol arkada sezon başında iyi bir çıkış yakalayarak Milli Takım'a kadar yükselmişti. Yalnızca iki maçta izleyebildiğim kadarıyla, sol tarafta gelecek vaat eden (biz ne vaatler gördük; bilmiyorum, mesela kademeye girebiliyor mu? Emin değilim) bir oyuncu olmasıyla birlikte sol ayağını da çok iyi kullanıyor.

#15- Mehmet Topal: Bu yıl bir çok GS'li gibi sakatlıklarla boğuştu (Galatasaray teknik ekibini gözden geçirsin!) ama belki de 11'de yer bulamamasının tek nedeni buydu. Theo Weeks'in bölgesinin gerçek sahibi. Diğer aday Murat Ceylan olabilir. Onu da yeterince izleyemedim.

#16- Özer Hurmacı: Ele avuca sığmayan Özer, çok teknik bir oyuncu. Yaptığı asistlerle Ankaraspor'un başarısında önemli pay sahibi (Ankaraspor'un orta alanı şu an Türkiye'nin en iyisi zaten). Fizik özellikleri sebebiyle defansa da önemli yardımları dokunuyor. Biraz asabi, hatta kafasız ve şımarık, ama Fenerbahçe'de görmek istediğim oyunculardan.

#17- Arda Turan: Avrupa Şampiyonası'nın yıldızı Arda, geçirdiği rahatsızlıktan mıdır bilinmez sahada ağırdan alıyor. Tam performansını sergile(ye)mediğini düşünüyorum. Biraz da şımarıklık var tabi. Özellikle hakemlere karşı. Ancak, çok yetenekli bir oyuncu olduğuna şüphe yok. Yine de, Avrupa'da oynamak istiyorsa fizik kondisyonunu artırmalı. Hem de oldukça.

#18- Semih Şentürk: Semih sağlıklı bir sezon geçiriyor olsaydı, banko 11'imdeydi. Ancak, peş peşe sakatlandı ve bu sakatlıklar Fenerbahçe'yi çok kötü etkiledi. Burası için düşündüğüm diğer bir isim Holosko. O da kesinlikle en iyiler arasında olmayı hak ediyor. Mustafa Denizli ile problemler yaşasa da, Süper Lig'in en iyi forvetlerinden olduğuna şüphe yok.

20 Kasım 2008 Perşembe

kim gelsin?


Hazır haftanın olayı çarşaf meselesini de halletmişken, vakit geçirmeden bir Fenerbahçe yazısıyla kafa dağıtılabilir, soluk alınabilir. Geçen hafta "kim gitsin?" diyerekten kağıt üzerinde bir nevi futbolcu kıyımı gerçekleştirmiştim. Ama buna ifade özgürlüğü deniliyor canım. Londra'nın Hyde Park'ında kraliçeye küfür etmek nasıl serbetse (kürsüye çıkıp konuşmanın icat olunduğu yer diye biliyorum; yanlışsam düzeltin), blog ortamında da her konuda atıp tutmak serbesttir (şimdilik). İşte bunu seviyorum.

Futbolcuların gıyabında konuşmak, kovuşturmak kolay diyebilirsiniz. Getirin Volkan'ı, getirin Uğur Boral'ı, yüzüne de söylerim. Hatta, geçen haftaki yazıda bahsetmeyi unuttuğum Burak Yılmaz'ı getirin bana. Kaçışın yok Burak. Bu kafayla sen de benim Fenerbahçe tahayyülümde katiyen gidicisin.

"Kim gelsin" yazısı için futbolcu düşünürken, aklıma mütemadiyen forvet oyuncuları geldi (Fenerbahçe'li olduğumdan mıdır nedir). Halbuki bizim sorunumuzun orta sahada olduğunu tespit etmiştik. Bu yüzden, forvet bölgesi dışında isim arayışında oldukça zorlanacağımı (yazının bu kısmına gelene kadar henüz kayda değer oyuncular bulamadım) itiraf etmeliyim.

Eveeeet, Burak Yılmaz'ı da yolladıktan sonra yeni transferlerimize başlayabiliriz. Yurtdışı piyasa oldukça karışık olduğundan, Turkcell Süper Lig'den de yardım alalım.

Ortasaha denemeleri

1. Mehmet Topuz: Varsa, yoksa Mehmet Topuz! Roberto Carlos'un bile, geçen yıl bir panelde mi ne Mehmet "Topiz" adına oy vererek, onu bu ligin en iyi oyuncularından biri olarak görmesine şaşmamak gerek. Bazen bana öyle geliyor ki, bu adam iki 90 dakika üst üste oynayabilir. Top tekniği, gücü, enerjisi ve çok yönlü oyunuyla varsa yoksa Mehmet Topuz! Hasta orta sahamıza ilaç gibi gelir vesselam.

2. Özer Hurmacı: Şu an ligin en iyi orta sahasına sahip görünümdeki Ankaraspor'un, daha çok hücuma yakın oynayan orta alan oyuncusu. Hali hazırda, ligde 5 asisti var. Kısa boylu ve dinamik bir oyun karakterine sahip. Çok teknik bir oyuncu olduğu duran topları da kullanmasından anlaşılabilir. Fakat, onun da kafadan sorunları muhtemel. Son FB-Ankaraspor maçında kendisine yapılan muğlak faul üzerine hakeme gösterdiği tepki ve hezeyan sonucunda, hem hakemden hem de benden sarı kart görmüştür.

3. Appiah: Unutalım her şeyi. Masa başında anlaşsak, Kara Boğa'mıza kavuşsak fena mı olur? Hem 17 milyon Avro tazminattan da diplomatik hareketlerle kurtulmuş oluruz. Sağlıklı halinde onun gibi takım oyuncusu zor bulunur.

4. Gökhan İnler: Çok ütopik oldu, ama olsun. Kendisi Arsenal'e bile tın çekmiş bir kişilik. Udinese'de harikalar yaratıyor. İzleyebildiğimiz kadarıyla.

5. Ali Karimi: İran'ın yaşayan efsane topçusu şu an Bayern kadrosunda. Ancak, hem sakatlıklardan, hem de kadro derinliğinden fazla forma şansı bulamıyor. Orta sahada hem ofansif, hem defansif oynayabilen 30 yaşındaki Karimi'yi, yöneticilerimiz "gel müslüman ülkede top oyna" diyerekten kandırabilirler. Umarım.

6. Theo Weeks Lewis: 18 yaşındaki (ya da kafa kağıdında öyle gözüken) Liberyalı orta saha oyuncusunu, Aykut Kocaman Cezayir'de keşfetmiş. 5 yıllığına da imza attırmışlar. Fizik olarak çok kuvvetli olan küçük Theo, dengeli bir oyuncu görünümde. Ankaraspor'un sağlam orta sahasının şimdiden önemli bir ismi oldu. Bu arada, çok fazla Ankaraspor'lu oldu. Aynı takımda oynayan Anıl'dan da burada bahsedip geçeyim bari.

7. Gustavo Colman: Trabzonspor yeni transferini bırakmayacaktır tabi. Yine de kendisine beğenimi belirtmek isterim. Zamanında da Vestel Manisa'lı Selçuk'u beğeniyordum. N'oldu? Onu da Trabzon aldı; biz de hedef şaşırıp aynı takımdan Burak'ı aldık!

8. Nuri Şahin: Genç solak yetenek, orta sıra takımı Borussia Dortmund'dan transfer edilebilir gibime geliyor. Fahiş fiyatlar ortada uçuşmazsa tabi.

9. Tymoschuk: TV8'deki ilk yıllarında Fikret Engin kendisini, "Tomusçuk" olarak telaffuz ediyordu. "Tomusçuk" aşağı, "Tomusçuk" yukarı. Hey gidi günler hey. Yaşlanıyor muyuz, ne. Şampiyon Zenit'te forma giyen oyuncu, Lucescu'nun Shakhtar'ından şu anki takımına transfer olduğunda, o zamanlar Rusya'nın en pahalı transferi olmuştu. Şu aralar sözleşmesi bitmek üzere olduğundan, Ocak ayında bir çok Avrupa takımı peşinde olacak. (not: Sona ermek üzere olan Rusya Ligi'ndeki topçulara dikkat etmek lazım. Çok iyi oyuncular, çok kelepir transferlere dönüşebilir.)

Defans denemeleri

Bu kısma gerçekten eli ayağı düzgün Türk oyuncu yazmak zor.

1. Fabio Bilica: Sivas'tan aşina olduğumuz Bilica, sezon başında benim en çok dikkatimi çeken savunmacıydı. Sonrasında nasıl bir çizgi izliyor tam emin değilim. Topu iyi oyuna sokan, sert bir oyuncu. 29 yaşında.

2. Orhan Şam: Ümit Milli Takım'da izleme fırsatı buldum. 22 yaşındaki oyuncu, gayet olgun ve iyi gözüktü gözüme. Hacettepe'de sağ bekte oynuyor. Sanırım defansın ortasında da oynayabilir.

3. Serdar Taşçı: Stuttgart'lı genç oyuncuyu dün Alman Milli Takımı'nda oynarken bulduk. Yükselen bir değer. Transferi zor.

Forvet denemeleri

1. Eren Derdiyok: Gurbetçi Eren'i Avrupa Şampiyonası'ndan hayranlıkla hatırlıyoruz. Kendisiyle Galatasaray da ilgilenmiş. Ancak, sürekli Bayer Leverkusen'e gideceğinden bahsediliyor. 20 yaşındaki Basel'li oyuncu, 1.90 boyunda olmasına rağmen ayaklarına da çok hakim.

2. Sercan Yıldırım: Defans oyuncuları yetmezmiş gibi, Manchester United gibi bazı Avrupa kulüplerinin de yakın markaja aldığı Sercan'ı transfer edebilmek biraz hayal olur. Üstelik, gerçekleşse bile Türkiye Ligi transfer rekorunu kırablir. Zira, kendisine şimdiden (hesapta 1990 doğumlu, saçları da dökülüyor bu arada) 5 milyon Avro teklif eden Avrupa devlerine Bursaspor yöneticileri hiç düşünmeden hayır dedi. İlk haftalara hızlı başlayıp 5 gol atmıştı. Hala aynı sayıda takıldı kaldı.

3. Bafetimbi Gomis: St. Ettien'in genç oyuncusunun (23) talibi boldur muhtemelen. Fransa Milli Takımı'nda Avrupa Şampiyonası öncesi boy gösterip iki gol atınca tanımıştık kendisini. Şu sıralar yeniden eski formunu bulmakla meşgul. Hızlı, atletik ve vuruşu olan bir oyuncu. Kendisine bu alanları Türkiye'de bırakırlar mı? O başka tabi.

4. Vagner Love: Brezilyalı milli topçu Vagner'in adı, Zico zamanında da bol bol Fenerbahçe ile speküle edilmişti. Bir de ben edeyim dedim. Rusya'da lig bitmek üzere olduğundan Ocak'ta Avrupa'ya uçabilir. Bakalım, hayırlısı.

5. Mehmet Yıldız: Bitmeyen enerjisiyle Mehmet Yıldız inat etti ve bu ligin aranan golcüsü oluverdi. Özellikle Semih'i (Allah korusun!) kaptırırsak, yerine alınabilir. 27 yaşındaki oyuncunun şimdiden Turkcell Süper Lig'de 9 golü var.

Daha bol keseden spekülasyon yapabilirdim ama benim için transfer edilebilirlik de önemli bir kriter. "Kaka'yı, Adriano'yu alıyoruz, heyt be, var mı bize yan bakan" naraları atsam buna kim inanır? Bir de, "kim gitsin?" yazısında dediğim gibi, yöneticiler takım oyuncusu arayıp bulsunlar lütfen. Yukarıda bahsettiğim oyuncuları tabi ki transfer edemeyebilirsiniz. Ama, İstanbul'a oryantalist hislerle gelip camilerin, minarelerin güzelliğine dalanlardan, jöleli saçları bozulmasın diye kaleci kazağını makasla kesip çıkaranlardan, narin "10 numara"lardan, lider olma sevdasıyla her şeyi yüzüne gözüne bulaştıranlardan bıktık, usandık artık.

15 Kasım 2008 Cumartesi

kim gitsin?


Aslında "kim kalsın" diye sormak daha uygun olabilir. Böylece işimiz daha kolay olurdu. Çünkü, sahada kim oynuyor, kim geyik yapıyor görmek kolay ve bu durumda oynayanlar azınlıkta.

Oynayanlar Semih, Güiza, Deivid, Alex ve Edu. Zaman zaman da Lugano. Özellikle markaj futbolunda Türkiye'de Lugano tartışmasız bir numara. Üstelik, abartılı olacak belki ama Avrupa'da da sayılıdır. Onun sorunu daha çok yerden, hızlı oyunculara karşı.

Dikkat bu isimlerin çoğu yabancı. Peki Türkler n'apıyor? Türkler, İstanbul'un hülyasına dalmış olabilir. Özellikle Volkan kalede, Uğur da solda dalıp dalıp gidiyor. Vederson'un uzun süren yokluğunda Uğur, Sevilla maçlarından topladığı kontörleri tüketti; -19 a düştü. Uğur'un devamlılık ve konsantrasyon problemini bir süreliğine unutsak bile elimizde, sadece sol ayağını kullanabilen süratli bir oyuncu kalıyor. O da çok fazla bir şey etmez. Rakipler bir çaresini buluyor.

Volkan üstüne gelen toplara panter gibi uçmayı seviyor, köşeye gidenlere ise bakmayı. Bir de cepheden yapılan ortalara yumruk atmaya çalışmak ve çıkarken defansı uyarmamak gibi kötü huylar edinmiş (bkz. geçen yılki 1-0'lık GS mağlubiyeti). Sonra da kabak Edu'nun başına patlıyor. Halbuki Edu o ortalara her türlü vuruyordu zaten. Volkan Babacan verilen şansları çok iyi kullandı. Tecrübe eksikliğini daha çok oynayarak aşarsa, çok iyi bir kalecimiz olacak demektir.

Gökhan'a gelirsek, onun sorunları daha duygusal. Kendisine siyah bir Lamborghini ve bir daire almış; paraları çar çur etmiş anlaşılan. Tartışmasız geçen yılın en iyi çıkış yapan oyuncusu Gökhan (ah bir de Avrupa Şampiyonası'nda olsaydı! Sabri bile Terim'in gazıyla öyle oynayabiliyorsa, Gökhan oralarda uçardı muhtemelen), aynı söylentiye göre ayağını yorganına göre uzatmayınca, Aziz Yıldırım'dan yardım istemiş. Ama Yıldırım, "bana mı sordun alırken" diyerek kapı dışarı etmiş. Bu haberlerde gerçeklik payı varsa eğer, Gökhan'ın bu yüzden eski durumunda olamadığını varsayabiliriz. Ancak, ne kadar etkili bir bir sağ kanat oyuncusu olduğunu, geçen hafta Arsenal karşısında tekrar gördük. Oynadığı bu futbol, biz Fenerbahçelileri (yeni Fenerli awesome'ı da tabi) umutlandırdı doğrusu.

Sol arkada Carlos, en hafif tabiriyle sadece idare ediyor. Biraz ilerlemiş yaşından, biraz da tüm başarılara doymuş olmasından olsa gerek, eski performanslarının yanına bile yaklaş(a)mıyor. Yine de Fenerbahçe savunmasında topu kullanabilen tek isim. Ancak top Carlos'un kanadından çıkarken, Uğur'un yüksek top kaybıyla oynaması sebebiyle duvara çarpmış gibi geri geliyor. Dikkatli izleyiciler bu durumu hemen fark edeceklerdir. Toplar sürekli geri dönmeye başlayınca da Lugano ve Edu, Semih'i uzun top yağmuruna tutmaya başlıyor. Tabi ki çoğu taca gidiyor (özellikle Lugano'nun "kırk yıldır uzun top atıyorum ulan" tavırlarına hastayım; izlemenizi şiddetle tavsiye ederim). Savunma oyuncularında en çok sevdiğim özellik topla birlikte çıkışlardır. Savunma yapmaya çalışan takımın üzerine hiç hesapta olmayan fazladan bir oyuncu gelince, rakip takım şaşırıp gollük bir paylaşım hatası yapabilir. Ama Edu ve Lugano onu da becerebilen tipler değil (eskiden Edu yapardı arada sırada, artık o da çıkmıyor- bunu en iyi yapan oyunculardan ikisi Daniel Agger ve Rio Ferdinand). Orta saha oyuncuları da topu yerden ileriye taşıyabilme konusunda problemli olduklarından (bkz. Selçuk, Maldonado), Fenerbahçe'de her daim savunmadan çıkma krizi vardır. O yüzden, Fenerbahçe'ye ileride pres yapan Anadolu takımları hep puan aldılar ve almaya da devam edecekler.

Orta sahaya gelmek istiyorum ama gelemiyorum. Kimi tutsak elimizde kalıyor. Özellikle Emre tutmasan da elinde kalıyor. Müzmin sakat Emre'ye mi kızalım, süper uyanık yöneticilerimize mi? Maldonado, kendi dünyasında. Orta alanda kendi çizgileri var; orada futbol değil, sek sek oynuyor. O alanı terk edince yanıyor, yanıyoruz hep beraber. Selçuk desen, yıllarca bu takımın ancak yedeği olabildi (ah ne güzel bir ikiliydi Appiah-Aurelio). Şimdi ilk 11'e önce onu yazıyoruz. İnanılır gibi değil. Neyse ki ekürisi, sürekli gülen çocuk Kemal'den bir şekilde kurtulduk. 5 sene yedekte durduktan sonra nihayet! Josico oyunu bilen biri. Ama her şey ne kadar hücuma gidebileceğine bağlı. Göreceğiz. Kazım çok yetenekli ama işte sırf yetenek olmuyor. Takımı için oynamak diye bir duygudan bihaber büyümüş. Hala kendini Londra banliyölerinde, mahalle maçı yapıyor sanıyor. Eğer Manchester City gerçekten talipse, satmak için daha iyi bir fırsat bulunamaz.

Hücumda işler fena değil. Semih'in kendini adım adım geliştirdiği süreci izlemek çok etkileyiciydi. Özellikleri saymakla bitmiyor. Pres yapar, ikili mücadeleye girer, duvar pası yapar, uzaktan vurur, iki ayağını da kullanır, iyi kafaya çıkar...Ceza alanı içerisinde müthiş bir bitiricidir. Örnekse, Türkiye-Hırvatistan maçı. Pozisyon sezgisiyle ileriye hamle ve sonrasında sol ayakla ani, müthiş bir vuruş. Top Semih'in yakınına düştüğü için gerçekten çok şanslıydık. Zira o golü, o takımda bir tek Semih atabilirdi. Turkcell Süper Lig'in gol kralı, ayrıca pas özelliğiyle de öne çıkıyor. Dikkatli izleyiciler Semih'in, Carlos ve Alex'ten sonra dikine oynayabilen en iyi pasör olduğunu rahatlıkla görebilirler. Güiza da Semih ile benzer özelliklere sahip. Daha iyi ve daha kötü olduğu yönler var. Savunma arkasına daha iyi koşu yaptığını söyleyebiliriz. Yine görece çok koşan, iyi bir bitirici. Semih ve Güiza mutlaka birlikte oynamalı.

Deivid kendi yerini Zico ile buldu. Sağ kanatta Kazım, Deivid'e kesinlikle rakip bile olamaz. Çünkü Deivid komple bir hücum oyuncusu, yalnızca bir çizgi oyuncusu değil. Deivid'i, Bayram Tutumlu'ya yar etmeden sözleşmesini bir an önce uzatmalı.

Alex'e geldiğimizde işler çok karışıyor. Alex'le oynamak ya da oynamamak. İşte bütün mesele bu! Takımı ileriye taşıyan, yaratıcı bir isim. Özelliklerini saymaya gerek bile yok. Fenerbahçe adına 100 golü, bir o kadar da asisti var. Amma ve lakin sadece hücum yetmiyor artık. Sahada Alex varken, takım savunması kurşun yemiş gibi oluyor. Tam ortada koca bir delik! Bu tip oyuncular 80'lerde kaldı. Yeni nesil 10 numaralar için (önceki futbol yazılarımdan birinde de değindiğim gibi artık 10 numara bile giymiyorlar), Deco'yu (#20) izleyin derim.

Yedeklere de şöyle bir göz atalım. Yasin kendini hazır tutmasını hiç beceremiyor. Onun sorunu da kafadan(yerlilerin topu böyle). Porto maçında, defansın göbeğinde ayak içi ince yapmaya çalışmasından ve sık sık defansif çizgi falan tanımamasından anlaşılabilir. Önder iki bölgede (sağ bek ve defansın ortası) oynayabilen iyi bir yedek. Ali Bilgin kesinlikle kanatta bir şey vermez. Onun, ortanın ortasında denenmesi taraftarıyım. Tüm Fenerbahçe'de iki ayağını birden en mükemmel kullanabilen futbolcu. Kimse bu özelliği üzerinde durmuyor, ne yazık ki. Halbuki, geniş oyun görüşü ve biraz da fizik güç ile Ali'den yeni bir Tugay yaratılabilir. Deniz bu takıma ancak yedek olabilir. Gürhan ve İlhan Parlak üzerinde durmaya ise şimdilik gerek yok.

Eeee, kim gitsin yani? Çok basit. Yeni futbol düzeninde yeri olmayanlar. Hepsini birden değil ama kademeli olarak göndermekte yarar var. Bir kısmı hemen Ocak döneminde inşallah.

Listem (shortlist):

1. Volkan Demirel: Aklını Avrupa'ya takmış ve kendini alemin en panter kalecisi sanan Volkan, kafa olarak hiç bir zaman hazır olmadı. Olamaz da zaten! Çok bariz maç seçen Volkan'ı, Ocak ayında cüzi bir fiyata da olsa lütfen postalayın.

2. Uğur: Oyuncu transferlerinde daha bilimsel teknikler kullanamaz mıyız? IQ testi, EQ testi gibi. En azından bir kişilik envanteri testi yapalım. Tamam, yetenekli oyuncu şart ama verimlilik de önemli değil mi? Oyuncu karakteri de en az yetenek kadar belirleyici.

3. Tümer: Başkan'dan torpilli Tümer'e kesinlikle ihtiyacımız yok. Üstelik uzun süre sakat olan ve kariyerinin sonundaki bir oyuncuya para ödemek boşuna. Appiah'a yapılanları da şahsen unutamadım. Kıyaslamadan edemiyorum.

4. Maldonado: Tam bir hayal kırıklığı. Güney Amerika'da futbol başka türlü oynanıyor. Transfer ederken sadece Alex'in sözüne güvenmek yerine, bunu da düşünmek lazımdı.

5. Kazım: Uygun bir paraya satılmalı. Türkiye'de oynamayacağı uzun zaman önce anlaşıldı.

6. Alex: Evet, yanlış okumadınız! Yukarıda saydığım sebeplerden dolayı Alex ile sözleşme yenilenmemeli. Kendisini, bugüne kadar yaptığı büyük katkılarından dolayı coşkuyla uğurlayabilmeliyiz. Her şey gibi futbol da değişiyor. Bir tercih yapmak zorundasınız. Dirençli ve komple bir takım olmak mı? Sadece forma satıp, Avrupa'da dolaşıp geri gelmeye razı olmak mı?

7. Emre: Emre'den nasıl kurtulacağız, işte onu hiç bilmiyorum.

Not: Sonraki futbol yazım "kim gelsin?" olacak. Bol spekülasyon ve atmasyonla daha eğlenceli bir yazı olmasını umuyorum. Bu uzun yazıyı okuyan varsa, sağolsun, varolsun ve ses versin :)

6 Kasım 2008 Perşembe

UEFA kupası spekülasyonları


Önceki gün olduğu gibi, dün de çok feci çuvalladık. Spekülasyonlarımız çok kötüydü. En baştan adına spekülasyon diyerek zaten bu işin sadece eğlenceli bir tahmin oyunu olduğunu gösterdiğimi düşünüyorum. Futbolun da güzelliği burada zaten. Tahmin edilemez, öngörülemez oluşunda. Favori takımın işgüzar oyuncusu kırmızı kart görür, takımını 10 kişi bırakıverir. Sonra al başına belayı; bitmek bilmez dakikalar. Ya da yenilmesi lazım gelen takımın kalecisi ve direkleri çok şanslı bir günde yıldızlaşır. Dünkü Arsenal-Fenerbahçe maçında olduğu gibi. Yüksek konsantrasyonla oynadığı nadir zamanlarda Volkan Demirel, ne kadar iyi bir kaleci olabileceğini gösterdi. Ama önemli maçlarda kazandığı kredileri, daha kolay geçmesi düşünülen maçlarda bol keseden harcadığını biliyoruz. Volkan'ın konsantrasyon düzeyi, aynı maç içerisinde dahi çok çabuk değişebiliyorken (dün de yaptığı birkaç artistik hareketten anlaşılabilir), hayallerini süsleyen Avrupa'da iyi bir takımda, iyi bir ligde oynaması zor görünüyor. Volkan'ın tam tersi yönde mental özelliklere (konsantrasyon, istikrar, devamlılık) sahip kaleci Serdar'ın, Fenerbahçe'den ne amaçla ve hangi sebeplerle gönderildiğini (sözleşme uzatılmadığını) ise tam olarak bilemiyoruz. Fenerbahçe'nin verim aldığı futbolcuları elinde tutamayıp, tam tersine verim alamadığı oyuncuları yıllarca sırtında taşıdığını biliyoruz. Liste uzun: Tuncay, Aurelio, van Hooijdonk, Appiah, Nobre, Serdar, Anelka gibi. Malum menajer-başkan inatlaşması nedeniyle, bu sene Deivid'in de Kadıköy'den ayrılabileceği söyleniyor. Bu durum, özellikle yabancı oyuncular tarafından Fenerbahçe'nin çok süslü bir vitrin olarak görülmesinden de kaynaklanıyor.

UEFA kupasının tartışılan geleceği açısından bu yıl, çok güzel bir yıl olacağa benziyor. "Kaldırılsın", "statüsü değiştirilsin" derken birden bire kendimizi "daha çok takım katılsın" tartışmasının ortasında bulabiliriz. Seyir zevki açısından neredeyse Şampiyonlar Ligi'ne denk bir mücadele gerçekleşmesi bekleniyor. Dahası, güç dengesi ve rekabet açısından bence bu yıl UEFA kupası, Şampiyonlar Ligi'nden daha üstün bir organizasyon olarak ön plana çıkabilir. Bunun en önemli nedeni, genel anlamda Avrupa'da mücadele oyununun yüceltilmesi. Futbolun süper güçlerini oluşturan büyük takımların hemen ardındakiler, bu süper güçlerle daha iyi mücadele edebilmek adına daha cüretkar ve dirençli takımlar oluşturmayı tercih ediyorlar. Toplu bir başkaldırı sözkonusu. Kendi oluşturdukları kurumsal finans güçlerinden ve son dönemde moda olan, para babalarının gökten paraşütle attığı ilk yardım çantalarından kuvvet alan süper güçler, Elitler Ligi'nde gövde gösterisi yaparken, UEFA'da oynanan sıkı maçlar, artık hep aynı yüzlerden sıkılmaya başlayanlar için güzel bir alternatif oluşturabilir. Yayınlanırsa tabi.

UEFA gerçekten çok zor. 1 tane skor bile tutturursam, müsadenizle kendimi başarılı sayacağım.

Racing Santander-Schalke: Racing, haftasonu Valencia'yı deplasmanda 4-2 yenerek La Liga'da haftanın sürprizini yapmıştı. Tchite'nin etkili oynununa Schalke defansı dur diyebilir. Racing, bir önceki maçta deplasmanda Twente'ye 1-0 mağlup olmuştu. Schalke ise, kendi sahasında Halil'in de bir gol attığı maçta, müzmin hayal kırıklığı PSG'yi 3-1 yenmişti. Maçtan öte iki isim üzerinde durmak istiyorum. Schalke'li Heiko Westermann, genelde defansta (Rafinha ile değişimli oynuyorlar sağ bekte sanırım) görev yapmasına karşın, topla ileri çıkışları ve golcülüğüyle özellikle benim gibi UEFA Cup Fantasy Football oynayanlar için iyi bir seçim olabilir. Diğer bir isim de Racing'ten Garay. Şampiyon Olimpiyat takımının defans oyuncusu penaltıları da kullanıyor. Başa baş bir maç olur ve berabere biter gibi geliyor bana. 1-1. 

Man. City- Twente: Twente'yi hiç izleyemedim. Manchester City malumumuz. Kendi evinde farka da gidebilir, yenilebilir de. Bu sefer farka gitsin: 3-0.

Metalist Kharkiv-Hertha Berlin: Yani, o ne goldü be kardeşim. Şans desen değil; bilerek vurdu, 40 metreden doksana taktı Jaja. Maalesef Beşiktaş elendi ama Metalist'in Türkiye'deki fanatikleri arttı. Ev sahibi Metalist, kötü bir haftasonu geçiren Hertha'yı yine hüsrana uğratabilir. Uzun boyunun yanı sıra, ayakları da düzgün olan savunmacı Maidana'ya dikkat. Metalist hakikaten maden bulmuş. Adının hakkını veriyor. 2-1. 

Benfica-Galatasaray: Düşüşe geçmiş yıldızlarıyla göz kamaştıran iki takım karşı karşıya. Aimar, Reyes, Nuno Gomes, Suazo'lu Benfica,  Milan Baros, Arda ve Harry Kewell'a sahip CimBom'a karşı ev sahibi olması sebebiyle biraz daha avantajlı. Defanslarındaki Servet'vari Luisao'ya dikkat. Yan topları etkili kullanabilirler. Hem atacak, hem vuracak oyuncular var. İlk kez Sidnei'yi izleyeceğiz. Bakalım nasılmış. 3-1. 

Stuttgart-Partizan: İstikrarsız Stuttgart, Fenerbahçe'ye karşı izlediğimiz Partizan'ı rahat yener heralde. Özellikle ben Hinkel ve Lucescu'nun eski öğrencisi Marica'yı beğeniyorum. Gomez eskisi gibi değil. Partizan ne durumda hiç bilmiyoruz ama atalım bakalım: 3-0.

Standard-Sevilla: Sürekli yıldız oyuncularını kaybeden Sevilla, Juande Ramos zamanında kendini yenilemeyi başarırdı. Bu sene bu işi pek kıvıramadılar. Son iki maçlarını kaybettiler. Liverpool'u Şampiyonlar Ligi'nden etmeye 3 dakika yaklaşan Standard Liege, son yıllarda büyük bir çıkış içinde. Dirençli bir takım, iyi savunma yapıyor. Hiç izleyemediğim için maalesef oyuncularını tanımıyorum. Ahkam keselim ve berabere bitsin: 1-1.   

Spartak Moskova-Udinese: Serie A'da iddialı, istikrarlı Udinese, haftasonu Siena'ya kaybetti. Sanırım bu tip takımlar, rotasyon yapamadıkları için belli bir seviyeden sonra düşüşe geçiyorlar. Sonra tekrar çıkışa geçmeleri de olası. Spartak Moskova hakkında bir fikrim yok. Rusya Ligi'ni 6. bitirmişler. Kalecileri Pletikosa en ünlü isimleri. Bir de benim FM'den tanıdığım forvet Prudnikov var. Moskova'da hava ne durumda bilinmez. İyi defansıyla Udinese gol yemeyebilir. 0-1.  

Tottenham-Dinamo Zagreb: Harry Redknapp ile açılan Tottenham kendi evinde favori. Takım kötü giderken futbolcuların ruh halleri ve niyetleri, teknik direktörün kaderiyle de doğru orantılıdır. Yoksa, Juande Ramos bu kadar kötü olamaz. Dimitar ve Keane gibi iki savaşçı lideri kaybettiler. Dimitar bir gol makinasından çok daha fazlası. Kaybetmeyi hazmedemeyen bir karakteri var. Her maçı kazanmak isteyen Berbatov'un, saha içinde babasını bile tanımadan, en alasından herkesi fırçaladığına çok tanık oluyorduk. Amatör ruh takım için de iyi bir şey. Luka Modric için duygusal bir maç olabilir (alakasız bir not: Sinan Engin geçen seneki transfer çalışmalarında, Zagreb'de Luka Modric'i izleyip beğenmemişti. "Herkes Modric Modric diyor, ne olduğunu gördük" demişti. Kendisini bu talihsiz açıklamalarından ötürü tebrik ederken, Seric'le mutluluklar diliyorum). Dikkat çekeceğim bir oyuncu Galli sol bek Gareth Bale. Daha 19 yaşında ve müthiş bir sol ayağı var. Duran topları o kullanıyor. Zagreb ilk UEFA maçını kazanmıştı. Ama bu kez zor: 2-0.

Wolfsburg-Heerenveen: Zaccardo ve Barzagli transferiyle olay yaratan Wolfsburg, ligde savunmasından çok hücumuyla konuşuluyor. Misimovic'i izlemesi çok keyifli. İyi forvetler yetiştirmesiyle tanıdığımız Heerenveen (van Nistelrooy, Huntelaar, Afonso Alves), geçen maçta Milan'a evinde 3-1 yenilmişti. Bu kez de Wolsburg daha şanslı taraf: 2-1.

Milan-Braga: Formda Milan, rotasyona gitmesine rağmen kazanacaktır: 2-0.

Ajax-Zilina: Hiç tanımadığımız Zilina, sahasında Hamburg'a 2-1 kaybetmişti. Aynı skorla Aston Villa'ya mağlup olan Ajax, kendi evinde kazanır heralde: 3-0.

Slavia-Aston Villa: Premier Lig'de iyi bir sezon geçiren Aston Villa, bu maçı da kazanabilecek güçte. Slavia UEFA'daki ilk maçına çıkıyor. Ama ben berabere biter diyorum: 1-1. 

St Ettienne-Rosenborg: St Ettien'de dikkat edilmesi gereken isimler mevcut. Batefimbi Gomis (ne güzel isim, di mi? Yeşil formasıyla bloguma da iyi uydu kendisi hani), Payet, Ilan gibi önemli gol silahları var. Hatta daha ileri gidip, Avrupa Şampiyonası'nda Fransa milli kadrosunda da olan Gomis'i, Fenerbahçe'li yöneticilerin transfer gündemine almasını şiddetle tavsiye ediyorum. Fransızlar kazanır:2-0.   

Valencia-Kobenhavn: Çok basit. NŞİ'de 3-0.

Lech-Nancy: Polonya temsilcisini hiç izlemedik ve ilk UEFA maçlarına çıkıyorlar. Nancy'nin 3 puanı var. Bilemiyorum, sanki Lech kazanacak gibime geliyor. 1-0.

Feyenoord-CSKA Moskova: Çok denk ve zevkli bir maç olur. Hücum gücüyle (Makaay, Tomasson, Mols) ön plana çıkan Feyenoord, CSKA'nın genç yaşında yıldız kalecisi Akinfeev'e zor anlar yaşatabilir. Ama Feyenoord potansiyelini tam olarak sahaya yansıtamıyor. Ligde 13. sıradalar. Vagner Love ile Moskova kazanabilir: 1-2.

Çok uzun bir yazı oldu. Okuyan (ya da okumayan) kankalarıma teşekkür ediyorum :)

4 Kasım 2008 Salı

şampiyonlar ligi spekülasyonları (salı)


Can sıkıcı ve yalın haliyle sıkıcı siyaset gündemini bırakıp,  en dramatik ("football is a drama") oyun futbola gelebildik sonunda. İlk futbol yazısını, salt Fenerbahçe adına yazmak isterdim ama son Eskişehirspor beraberliği çok keyfimi kaçırdı. Fener'e sonra çok ayrıntılı geleceğiz (bekle beni Burak, Kazım, Emre; bekle beni Volkan, Uğur gelicem ben size). Eskişehirspor'u gösterdiği cesur ve yılmaz futboldan ötürü kutluyorum. Umarım şu ana kadar 8 klubümüzde yapıldığı gibi "üç yenilgi üst üste"den sonra Rıza Çalımbay'a da elveda demeyiz. İstikrar en önemli şey ama sadece lafta kalırsa can sıkıyor, gaz yapıyor, mide yakıyor. İnsanlar keklendiğini bir yerden sonra (nihayet) fark ediyor ve bünyede benzer akrobatik hareketlere tahammül kalmıyor. Kalmasın da zaten. Peki Samet Aybaba'ya ne oldu? Rahat mı battı? Hele onu hiç anlamadım. Neeeyse.

Bu yazıdan çok bir şey beklemeyin. Sadece izanla marine edilmiş, hissiyat soslu maç sonucu ve skor tahminleri. Tamamen spekülasyon, tamamen atmasyon. Ya tutarsa?

CFR Cluj-Bordeaux: Romanyalılar, Roma'yı fethetmişti. Chelsea'den de beraberlik aldılar. Son maçta Bordo'ya yenildiler. Bu sefer kazanırlar bence. 2-1. 

Roma-Chelsea: İtalya'da Roma'yı destekleyen biri olarak bu sezonki kötü gidişten dolayı çok üzgünüm. Oynadıkları farklı sistemle gönülleri fethettiler ama artık biraz değişim şart gibi. Totti'nin tahtı sallanıyor. Kısacası Chelsea alır:0-2.

Anorthosis-Inter: Inter ilk maçta da kendi evinde çok zorlanmıştı. Bana berabere bitecekmiş gibi geliyor. 0-0.

W Bremen-Panathinaikos:  Yunan takımını hiç izleyemedim ama bence Bremen fark atar. 4-1.

Sporting Lizbon-Shakhtar Donetsk: Lucescu Barça maçında çok kızmıştı hakeme. O, hakemin maçı katlettiğini ispanyolca anlatırken, ben de "vay be, ulan adam kaç dil biliyor acaba" diye düşünürken bulmuştum kendimi. Sporting deplasmanda kazanmıştı. Kendi evinde de kazanabilir. 1-0.

FC Barcelona- Basel: Yahu şu Basel'in kalecisi Fenerbahçe'de olsa, ligde ilk 5 garanti (hedefe bak!). Eski CM efsanesi, takım kaptanı Franco Costanzo, her maçta maçın adamı seçilmesi gerekirken, takım hep fark yediği için kurtardığı toplarla beraber eve gidip "mikasa abi, adidas europass abi ben daha ne yapayım, örümcek adam mı olayım, bir direkten diğerine teleport mu yapayım" diye hüngür hüngür ağlıyor ve teselli arıyor olabilir. Teselli bizde kardeş, üzülme sen. Hakkını veriyoruz burda. Yine de 5-0 diyorum.   

Liverpool-Atletico Madrid: Liverpool bu sene çok çok iyi. Son maçta Tottenham'a yenildiler ama  fazlasıyla şanssızdılar (direkler, kendi kalesine gol vs). Atletico ligdeki zor fikstürünün bedelini çok ağır ödedi. Agüero iki golle dönmüş. Hayırlı olsun. Severiz kendisini ve UEFA Fantasy Football'da takımımıza baş tacı ederiz. Ama bu maç Liverpool'un. 3-1 (tek gol Agüero'dan inşallah).

Marseille-PSV: Çok hızlı bir maç olur ve Marsilya bu sefer alır. 2-1.    

Not: Omar iddaa oynuyorum, haberin olsun. Akşama 1 YTL'ni alırım ortak. Elin boş gelme (ne demek istediğimi açıklayacam sonra ben sana). Sınavda başarılar ;)