film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2010 Pazar

beşir'le değil tüfekle vals

Beşir’le Vals, İsrail ve Arap dünyasında tartışmalara yol açmış bir film. Eleştiri, “dış mihraklar”dan gelince sorun değil, ama İsrail’in kısa tarihindeki sayısız savaşlardan birine tanıklık etmiş bir İsrailliden gelince farklı oluyor.  İşin ilginç tarafı ise filmi, kiminin İsrail yanlısı, kiminin ise İsrail karşıtı olarak bulmuş olması. Aynı filmi izlemiş farklı insanların, birbirine tamamen zıt sonuçlar çıkarmış olmaları bir hayli ironik. Aradaki fark, belli önyargılar ile birlikte o döneme tanıklık edenlerin farklı deneyimlerinden kaynaklanıyor olmalı. Ari Folman’ın uluslarası sinema çevrelerinde çokça övgü toplayan çizgi-belgesel filmi (resmi sitesinde animated documentary olarak tanımlanıyor), bir sanatçının (yönetmenin) savaşma deneyimiyle lekelenen hafızası ile bir hesaplaşması. Sanatçı duyarlılığına sahip bir insanın, savaşın merkezinde savaşı algılayışı açısından önemli olduğu söylenebilir.

İnsanlar ikiye ayrılır: İyi insanlar ve diğerleri (kötüler değil, bir bakıma yeterince iyi olmayanlar; sadece iyileri ayırmak gerekir). Çok kaba bir genelleme gibi dursa da aslında “iyi insan” diye bir vaka vardır. İyi insanın tanımını yapmak güç olsa da (dini bir makbuliyetten kesinlikle bahsetmiyorum), kendini hemen belli eder. Hangi ırktan olursa olsun, iyi insanların sahip olduğu en önemli ortak nokta taşıdıkları vicdandır. Vicdan çok ağırdır, taşıması zordur ama içeride pırıl pırıl parlayan bir elmastır. Taşıyana zûl gelse de, taşımayanı kıskandırır. Özellikle sanatçıların başvurduğu önemli bir ilhamdır vicdan. Ari Folman da bundan yaklaşık 30 yıl önce sürüldüğü bir acayip vahşet ortamında tanık olduklarına dayanamayıp, bunları hatırlama yoluna gitmiş, vicdanının sesini susturamamış.


Gerçek olaylara dayanan, her ne kadar çizgi olsa da neticede bir belgesel olan Beşir’le Vals, Ari Folman’ın orta yaşlı haliyle o şiddetli yıllara dair, Lübnan’a dair doğru dürüst bir şey hatırlayamaması üzerine kurgulanmış. Bu açıdan, genelde ortalama bir film için omurga işlevi gören sürükleyicilik meselesi halledilmiş. Folman’ın kendi hafızasının peşinden koşması, izleyiciyi de meraklandırarak filmin peşine takıyor. Folman, bu arayışı içerisinde etrafa saçılmış asker arkadaşlarını ziyaret etme olanağı bulurken, farklı karakterlerin savaşa bakışınındaki benzerlikler ile farklılıkları görme olanağını yakalıyoruz.

Bunun yanında, filmin animasyon olması ve güçlü müzikleriyle beraber (senfoni benzetmesi buradan geliyor) zaman zaman klip tadında ilerlemesi nedeniyle bazen aklın karışması, gerçeklikten (karakterlerin gerçek olmasından) kopulması, filmin en önemli handikapı.  Son yıllarda belgesellerde denenen (benzer şekilde “Persepolis”) bu stilistik yeniliklerin, klasik belgesel çarpıcılığından uzak olduğunu söylemek yanlış olmaz. Nitekim yönetmen, bu eksikliği kendisi de hissetmiş olmalı ki, filmin sonunda (“bakın aslında bu vakayı anlatıyorum, bakın aslında ne kadar da trajik” der gibi) gerçek görüntülere başvurmaktan kaçamamış. Bu görüntüleri kullanmanın sinema dili açısından hiç bir sakıncası yok tabi ki (sonda olması sebebiyle akıcılığı da etkilemiyor); ancak yukarıda bahsettiğim türden belgesele ait bir vuruculuk yoksunluğuna işaret ettiğini düşünüyorum.


Filmin en çok su götüren konusu, politik duruş meselesine gelirsek, aslında net bir duruştan konuşulabileceğini  zannetmiyorum. İzlerken ne İsrail politikalarına kesin bir karşı çıkış izlenimine (Şaron tasvirleri bu tarafa daha yakın tutuyor filmi), ne de tam tersine İsrail yanlısı bir fikre kapıldım. Çünkü aslında (çok basit olarak) filmde politik bir eleştiri amacı güdülmemektedir. Beşir’le Vals’in çıkış noktası esasen daha çarpıcı: Savaşmaya itilmiş bir bireyin hissizleşmesi, bir yerden sonra (ne kadar hassas olursa olsun) kendi canının derdine düşerek vicdanının sesini susturmak zorunda bırakılması. Fakat hemen ardından şu soruyu sormak gerekir: Peki bunu başarabiliyor mu? Pek değil. Anlatmaya çalışılan çok ağır bir durum iken, öte yandan seçilen şekil (çizgi) ona bu ciddiyeti yeteri kadar kazandırmıyor.  Beşir’le Vals’in animasyon olması onu çoğu yapımdan farklı kılarken, tekniğin özü itibariyle bazı eksiklikleri de beraberinde getiriyor. Bunu da yönetmen daha en başından kabul etmiş olmalı.

Beşir’le Vals, En İyi Yabancı Film Oscar’ı (bu dalda aday gösterilen ilk animasyon yapım) ile Altın Palmiye’ye aday gösterildi; başta İsrail olmak üzere bir çok ülkede onlarca ödül kazandı. Politik olarak (eğer varsa) yüksek beklentilerinizi karşılayamayacak olsa da her şeye rağmen çok iyi bir film.    

1 Şubat 2009 Pazar

hollywood'a kafa tutan kaçık: jim jarmusch

Tesadüfi olarak elimi sürdüğüm sanat eserleri sonradan benim için çok özel oluveriyorlar. İçeriğiyle ilgili en ufak bir fikrim olmadan, arada sırada ismini beğenerek, kapak tasarımını beğenerek satın aldığım kitaplar, filmler beni çoğunlukla yanıltmıyor. Hatta genelde beklentilerimin üzerine bile çıkıyorlar. Satın aldığım ilk orijinal DVD, konusu veya yönetmeni hakkında en ufak bir fikrimin olmadığı, sadece isminden hoşlandığım için almaya karar verdiğim Yedinci Müdür’dür mesela. Ne harika bir filmdir. Sürpriz film olarak izlediğim Kırık Çiçekler’i (2005) bir kenara koyarsak, Jim Jarmusch ile tanışmam da yine bir tesadüf eseri oldu. Bir gün beni onun Dead Man (Ölü Adam) filminin DVD’sini almaya iten şey, simsiyah DVD kutusunun üzerinde, bir kanonun içinde kalın kürküyle yüzü boyalı uslu uslu yatan Johnny Depp figürüdür. “Bu ne böyle acaba” diye meraklandığımı anımsıyorum. “Gel bakalım evimize.”

Ölü Adam’ı yurttaki odamızda gülmekten kırıla kırıla izledim. Sık sık da durdurmak (pause) zorunda kaldım. “Ne tuhaf şeysin sen böyle. Albenilisin de üstelik.” Jim Jarmusch sinemasına ilgim böyle başladı. Filmlerini beğendiğim sinemacıların neye benzediklerini de merak ederim. Kaçık tipini de görünce rahatladım; kendisiyle çok iyi anlaşacağımızı hemencecik anladım. Kendi garipliklerini sinemasına aktarmış, içi dışı bir, samimi bir adam gibi geldi bana.

Edebiyata meraklı sıradan bir orta sınıf Amerikalı olan Jim, gençliğini pek de gözde bir yer olmayan Akron, Ohio’da geçirmiş. Daha lisedeyken kendisini, çevresindekilerin sahip olduğu (nasıl başarmış bilmiyorum ama) Amerikan Rüyası tutkularından, zengin olma hayallerinden soyutlamış; onlara kendisini yabancı hissetmiş, uzak durmuş. Şöyle diyor: “Hayatın ya da hayat tarzının para etrafında şekillendirilmesi düşüncesinden hoşlanmıyorum…Bunun dışında pek çok hayat tarzı var. Moda fotoğrafçısı olmak istemeyen insanlar da var.” Ve ekliyor: ”Bütün hayatımı kazanç elde etme etrafında programlamaktansa, hiç param olmasın daha iyi.”

Marifet, bu türden bir çıkışı yapmak değil, içini doldurmaktır. Nazım Hikmet'in dediği gibi "neye yaradı?" dememek için. İkinci filmi Stranger Than Paradise (Cennetten de Tuhaf) ile yakaladığı ulusal ve uluslararası başarıdan (Cannes Altın Kamera Ödülü) sonra Hollywood'dan yağan teklifleri, bağımsız kalabilmek için elinin tersiyle itmiştir. Bedelini ödeyerek tabi ki. Bu bedel, 1980'lerin sonunda gayet ünlü bir yönetmen olmasına karşın çekmeyi planladığı filmlerde halen yaşadığı finansal problemlerdir.

Önceleri yazar olmaya kafayı takmış bulunan Jim Jarmuch, Columbia'da Amerikan Dili ve Edebiyatı eğitimini dereceyle bitirmiş. Okulu bitirmesine bir dönem kala edebi araştırmalar yapmak üzere Paris'e gitmiş. Burada, edebi araştırmadan çok geyik yapmış desek yeridir. Birkaç haftalığına gittiği Paris'te 1 yıl kadar kalmış ve burada sinema tarihi efsanesi Cinematheque'in müdavimi olmuş. Japon ve Avrupa sinemasını izleme fırsatı bulmuş. Paris'te yine kendine yakışanı yapmış ve bir sanat galerisi için kargo taşımacılığı yapmak gibi absürd işlerde çalışarak hayatını kazanmış. Filmlerinde kullandığı sabit kamera açılarının Paris'ten yadigar olduğu bilinir. Konuyla ilgili olarak Jarmusch: "Hareket halindeki bir kamera, izleyicinin gözünü görüntülerin peşine takılmaya zorlar, bakışlarını tutsak eder. Oysa benim filmimin böyle keyfi hareketlerle alakası yoktur; gözlemlemeyle ilgilidir..." Bu türden bir sinematografik yaklaşımın, yönetmen sinemasının önemli isimleri arasında da yaygın olduğunu zaten biliyoruz. Abbas Kiarostami bu sanatsal tercihi bir adım daha ileri götürerek "ben izleyicilere salonda uyuma özgürlüğü veren filmleri seviyorum" demiştir.

O vakte kadar bir tane dahi kısa film çekmemesine rağmen Jim Jarmusch, Paris macerasından sonra New York Film School'a (ilginçtir) burslu olarak kabul edilmiş. Okuldaki ikinci yılının sonunda, aldığı bursu ilk uzun metrajlı filmi Permanent Vacation (Sürekli Tatil) için harcayarak önemli bir diploma sahibi olmak yerine, önemsiz bir film sahibi olmayı tercih etmiş. Önemsiz dediğim bu ilk film dahi, Jim Jarmusch'un tüm külliyatında takip ettiği aykırı yolun en belirgin izlerini taşımaktadır.

Karakter ve atmosfer

Jim Jarmusch sinemaseverlere bir öykü vaat etmiyor. Giriş, gelişme sonuç yok. Yok da yok. Bunun yerine absürd karakterler ve bu insanları içine alan kapalı, iç sıkıcı mekanlar var. Yersiz yurtsuz, parasız genç adamlar, tufaya getirilip hapsi boylayan beceriksizler, William Blake'i ağzından düşürmeyen edebiyat meraklısı Kızılderili, "Samuray" yasasına bağlı zenci tetikçi... Sahiden canı sıkılan adamlar, bir baltaya sap olmayanlar, olamayanlar. Tüm bu insanları çepe çevre saran New York'un kenar mahalleleri, metruk daireler, sokaklarda uçuşan çöpler, gazete parçaları, bulutlu bir gökyüzü... Jarmusch, endüstri-sonrası atmosferini seviyor. Loş sokakları gösterirken hoşlandığı müzikleri kullanıyor. "This is my neighborhood" der gibi yadırgamadan seviyor.

Jim Jarmusch bir konudan yola çıkarak senaryo yazmak yerine, kendisine ilginç gelen karakterlerden yola çıkmayı tercih ettiğini itiraf etmiştir. Farklı dönemlerde gözlemleyip not ettiği karakterleri bir araya getirerek ortaya bir film çıkarmaktadır. Bu "önemsiz" insanların toplumca genel kabul gören yaşam tarzıyla hep bir problemleri vardır. Genelde işsiz veya parasızdırlar. Uyumsuzdurlar. Bu uyumsuzluk, asla anarşizm benzeri politik bir duruşu beraberinde getirmez. Ne dünyayı değiştirmek isterler, ne de politika yapmak. Hayatta ulvi bir amaçları yoktur. Tek istekleri sınırları zorlayarak kendilerine bir alan açmaktır. Buna benzer tipler aynı filmde bir araya geldiklerinde ortalık birbirine girer. Karakterlerin çatışmalarından doğan güçlü bir mizah filmi sürükler. Jim Jarmusch'un alamet-i farikası kendi yarattığı bu absürd insanlar komedisidir.

Karakterlerini bulaştırmayı sevdiği en belirgin konu dil problemidir. Özellikle Roberto Benigni'nin Jarmusch filmlerine katılmasıyla bu iletişimsizlik hali tavan yapar. Yine bir röportajında Jim Jarmusch, diyalogları kısa tutmayı benimsediğini de söylemiştir. İletişimsizlik haricinde dikkati çeken bir diğer detay da yine okumaktan haz duyduğu edebiyatçıları ya da eserlerini filmlerine konu etmesidir. 1986 yılında Roberto Benigni ile yaptığı Down by Law (Türkçeye "İçeridekiler" olarak çevrilmiş, lakin tam karşılamıyor), tipik tuhaf karakterleri, karanlık atmosferleri, dil problemi ve Robert Frost'un "The Road not Taken" şiirinden esinlenilmesiyle, Jarmusch sinemasının tüm belirgin özelliklerini kapsayan kült bir filmdir.

Sevdiğim adamları uzun uzadıya anlatmak gerçekten hoşuma gitmiyor. İzleyin görün yahu! Ne desem boş. Diğer favorilerim arasında Night on Earth (1991) ve Dead Man (1995) bulunmaktadır. Coffee and Cigarettes’i (Kahve ve Sigara) henüz izleyemedim. Lakin o da şanlıdır. İzleyiniz. Amerikan yol filmlerinin öncüsü, Quentin Tarantino gibi kendinden sonraki bağımsız sinemacıları derinden etkilemiş, "bağımsız sinemanın tuhaf kralı" Jim Jarmusch sizi de şaşırtacaktır.

24 Ocak 2009 Cumartesi

aile albümü

İlk kısa filmim İplik'ten sonraki ikinci çalışmamı sizlerle paylaşmak istiyorum. Bir otobiyografik belgesel olan Aile Albümü,benim ve ailemin gerçek göç hikayesini anlatırken aile fertlerinin bu büyük değişimden etkilenişlerini farklı boyutlarıyla ele alma çabasında. Azıcık uzun (47') olduğundan, dosya boyutunu kısabilmek için kalitesini düşürmek zorunda kaldım. 10 GB'lık film 100 MB'ın altına indirilince kalitesinde belli bir düşme olması kaçınılmaz.

İzleyenler, her türlü olumlu olumsuz görüşlerini sansürsüz yorum yazmak suretiyle benimle paylaşırlarsa, hem bu filmin son haline, hem de sonrasında yapmayı düşündüğüm diğer kısa filmlere  katkıda bulunmuş olurlar. Lütfen yorumunuzu esirgemeyin. Yakın arkadaşlarım da kıyak geçmesin :)



- Click here for funny video clips

22 Ocak 2009 Perşembe

badem gözlüler ile krizi fırsata çevirmek

Şu sıralar 6. sı düzenlenmekte olan İstanbul Japon Filmleri Haftası'nın açılış törenini, Japonya Başkonsolosu da şereflendirdi. Açılış töreni dediysem öyle ahım şahım birşey beklemeyin. Çok da büyük olmayan sinema salonunun sahnesine bir kürsü kuruldu. Açılış gecesindeki izleyicilerin önemli bir kısmı da Türkiyeli Japonlardı. Memleket hasretiyle kavrulup Japonca sesleri özlemiş olabileceklerini düşünüyorum. Konsolos gelmeden önce Kültür Ateşesi, festival ve bizzat kendinin seçtiği filmler hakkında bilgi verdi. Ciddiyetle ve tiz sesiyle Japonca konuşmaya başladığında içimden gülmek geldiğini itiraf etmeliyim. Bunun yerine, genel olarak tüm Japonların bende uyandırdığı saygıdan ötürü gülümsemekle yetindim. Tüm konuşma boyunca kendimi, yalnızca beyaz perdeden izlemekle yetindiğim derinlikli kültürün tam ortasında buluverdim. İstatik kağıtlarını arsızca dolduran ölümler sebebiyle insan olmayı sık sık unuttuğumuz bugünlerde, Japonların nev-i şahsına münhasır tavırlarıyla saygıdeğer bir varlık olduğumu tekrardan hissettim. İşte, Japon Festivali tam orada başladı benim için. 

Ateşeden sonra kürsüye Başkonsolos çıktı. Tabi ki konuşmasına teşekkürlerle başladı. Gelen seyircilere, sponsorlara, belediyeye vb. şahıs ve kurumlara 5 (yazıyla beş) dakika boyunca teşekkür etti. Onat Kutlar sinemasını Cinema Paradiso'ya benzetti. İki halkın yakınlığından, festivalin amacının Japonya'yı ve Japon sinemasını tanıtmak olduğundan bahsettikten sonra kürsüden indi. Kürsü de, sahneden sürüklenerek zorla indirildi. Biraz sürtünme kuvvetini kullanarak direnmeye çalıştı, ama nafile. O an, herşeyin tutkuyla, el yordamıyla yapıldığı amatör festival ruhunu ve seçmece izleyicilerini özlediğimi anladım. Işıklar söndü ve film başladı. 

    Badem gözlüm, beni unut. 
Bu gemi bir kara tabut, 
lumbarından giren ölür. 
Üstümüzden geçti bulut.

Açılış filmi Japonya'da büyük başarı elde ettiğinden şu sıralar 3. sü çekilen "Umizaru" Türkçe'ye "Çevik Dalgıçlar" olarak çevirilmiş. Japon acil durum kurtarma dalgıçlarının eğitim serüvenini konu alan "Umizaru"nun gerçek manası ise, denizde çok rahat edebildiklerinden bu dalgıçlara takılan "Deniz Maymunu" lakabı imiş. Güçlü bir çizgi kültürü olan badem gözlüler,  bu filmi de bir çizgi-romandan uyarlamışlar. Çocukluğumuza damga vuran (ve bir nevi dünyanın yuvarlak olduğunu çocuklara kanıtlayan) Tsubasa'yı, Naruto'yu nasıl unutabiliriz?  

"Umizaru" daha ilk sahnesinden kendini çizgisini belli etti. Dramatik bir müzik eşliğinde, ne olduğunu sonradan anlamlandıracağımız ama azıcık Hollywood filmi izleyenler için ne olduğunu tahmin etmenin zor olmadığı bir sahneden süzülerek, öykünün içine "balıklama" daldık. Tamam, sanatsal bir film zaten beklemiyordum. Hatta en başta, "yaşasın biraz da çerezlik filmler izleyeyim" diye düşünmedim değil ama hiç değilse oyunu kuralına göre oynasaydınız. Mesela, bu türden popüler kültür (kötü anlamda kullanmıyorum) filmlerinde çok sağlam bir senaryo çatısı vardır. Bu işin bir formülü varsa eğer (ki vardır), o formülde en önemli husus bu matematiksel şablondur. Ne zaman, ne olacağı bellidir. Bu nedenle de bu tür filmler hızlı ritimli ve çok akıcıdır. Ne yazık ki "Umizaru"da bunu göremiyoruz. Dalgıçların eğitim ve aşk hikayeleriyle filmi iki parçaya ayırırsak, bu iki hikaye birbiriyle paslaşamıyor. Akademi sahnelerinde akıcı bir hikayeyi izlerken, o denizi tüketip birden aşk hikayesine geçiyoruz. Haliyle, aşk hikayesinin ritmi daha durağan. Paralel ve dengeli anlatım gerçekleşememiş. Bu yüzden, filmi tekrar bir bütün olarak düşündüğümüzde ritminin bozuk olduğunu ve perde ile seyirci arasındaki sinemaya özgü o sihirli etkileşimi sık sık kopardığını hissediyoruz. 

Ritim konusu önemli. Bir filmin ritminin yavaş veya hızlı oluşu akışkanlığını belirlemez. Örneğin burun kıvırılan "Tatil Kitabı", "Umizaru"dan çok daha akışkan bir filmdir. Çünkü, "Tatil Kitabı"nın ritmi tutarlıdır. Daha en başından, olayların oluş sıklığına bakarak bünyemiz kendini filme uyarlar (biyolojik saatimiz gibi) ve sürprizlerle karşılaşmaz. Aniden 5 yıl sonrasına gitmeyiz mesela. Ancak "Umizaru",  kendi içerisinde çelişkili ritimler göstererek bu akışkanlığı sağlayamıyor. Algımızı bozuyor. 

Diğer rahatsız edici husus ise klişeler. Yani, neredeyse sinema tarihinin bütün klişe çukurlarına düşülmüş (bilerek içine atlanılmış) desem abartmış olur muyum acaba? Aşklardaki o tereddütlü haller, gitgeller, sevgiliye sık sık arka dönmece, ama tam gidecekken durup tekrar yüzünü dönmece, becerilemeyen bir tünelde öpüşme sahnesi (öpmüyor çünkü!), erkeklere özgü çekişmeler ("yeter ki yoluma çıkma dostum"- "just don't get in my way"den çeviri) ama sonra en hakikisinden "buddy" olmacalar, geçmişle hesaplaşan bir bilge adam, kaçınılmaz mutlu son vs. vs. Daha unuttuğum neler vardır neler. Öyle ki, filmde "şimdi bu olacak" deyip de tutturamadığım bir şey olmadı!

En çok da her azıcık geniş sahnede mikrofonun kabak gibi kadrajın içinde olmasını yadırgadım. İnanılmaz. Tamam, Tarkovski'nin "Stalker"ında da buldum ben o mikrofonu ama yalnızca bir sahnedeydi yahu. Burada ise neredeyse filmin yıldızı mikrofon, görünmeyen yıldızı ise o mikrofonu tutan şahıs. Birkaç sahnede tripod ve kamera bile gördüğüme yemin edebilirim. 

Son olarak, filmin iki saati bulan süresini, bu tür filmler için (özellikle böyle bir senaryo için) çok uzun bulduğumu belirterek "Umizaru"nun eleştirisini tamamlıyorum. "Ha bitti, bitecek" derken ilgimi yitirdim. 1,5 saat kafidir. Hollywood'u ciddiye almak gerek.

Kısacası yıllardır izlediğim en kötü filmdi. Ancak, "Umizaru"nun açılış filmi olarak seçilmesinde naif bir düşünce yattığı fikrindeyim. O düşünce de, popüler kültürün birleştirici özelliği. Kültür Ateşesi bu filmi seçerek, Japon kültürüne hemencecik bir yakınlık hissetmemizi istemiş olabilir. Programa baktığımızda bunu anlıyoruz. İlk filmi bu kadar kötü bulmam ayağınızı festivalden çevirmesin. Akira Kurosawa'nın "Ikuru"su (kopyası biraz eskiymiş), Mikio Naruse'den "Yüzen Bulutlar" (Ukigumo), Takeshi Kitano'dan "Bir Deniz Manzarası", "Kamikaze" ve "Hula Kızları" çok ümitli olduğum ve tavsiye edebileceğim filmler. Animeciler de unutulmamış. "Cowboy Bebop" ve "Coo İle Geçen Yaz" gösteriliyor.

Sıkı durun. Üstelik hepsi bedava! %50 elektronik eşya indiriminde mağazaları talan eden halkımızın, %100 sinema indiriminde neden hiç birşey yapmadığını anlamıyorum.

Festival filmleri Levent Kültür Merkezi'nde Pazar gününe kadar görülebilir. Kaynağından, özenle (ilk film bir kazaydı) seçilmiş bedava Japon filmleri, badem gözlülerle yan yana izlenebilir. Krizi fırsata çevirmek diye ben buna derim. Hamdolsun! 

Alaksız not ve ardından müzik: Bu kadar iyi müzik yapmak suç sayılmalı. İntihara teşvikten. Dinleyiniz. 



Islands - King Crimson

21 Kasım 2008 Cuma

"tıpkı bir morsa benziyorsun..."


Dün akşam TV8'de "Tutunamayanlar"a rastlayınca bir hoş oldum, sevindim. Kaçıncı seferdir izliyorum, hiç bıkmıyorum. Üzerine bir şeyler yazma ihtiyacı hissettim. Yalnız, dublajsız halini de defalarca izlediğimden, dublajlı hali pek içime sinmedi. Siz bulursanız (kiii kankalara duyurulur: bende DVD'si mevcut, yalnız şu an bir dostta ödünç) orjinal haliyle izlemeniz daha hayırlı olur.

Orjinal ismi danca "Voksne Mennesker", yani "yetişkin insanlar" olan filmin, ingilizcesi de "dark horse" dur. Yani "sürpriz at" (dark horse "nick"lerimden biri olduğu için hassasım. Açıklama ihtiyacı duyuyorum. Bir kısım insanların üstüne atladığı gibi manası, "karanlık at" hiç değildir. İnsan, hayvan, eşya fark yapmaz; sürprizleri vurgulamak için kullanılır- cümle içinde kullanıyorum: "Necmi was the favourite of 100m Men Olympic Final, but Ussain Bolt has been a dark horse").

Türkçeye "tutunamayanlar" olarak çevrilmesi ise, Oğuz Atay'ın romanına öykünmenin ötesinde, her ne kadar alakasız gibi görünse de, filmin meramını iyi anlattığından hoştur. İki erkek karakterin üzerinden anlatılan, verilmek istenen duygu daha çok erkeğe ve erkekliğe mahsus sıkıntılar olduğundan, kadınların filmi erkeklerin anladığı derinlikte kavrayıp, bağırlarına basıp basmayacaklarını özellikle merak etmişimdir. Filmin genç karakteri graffitici Daniel, ilişkide olduğu yan karakterlerin fazlalığından ötürü daha çok öne çıksa da, diğer kahraman (ya da anti-kahraman ama benim için kahraman) canı harbiden çok sıkılan (çocuklara yanlışlıkla alkol verir, geceleri evinde uyuyamayıp zar atar, mahkeme salonundakilere "nihai kararı düşünüyorum" izlenimi vermek için içerideki ofisinde salak salak delgeçle oynayarak vakit geçirir) yargıç favorimdir. Şahane diyaloglar bir birini izler. Akış hiç bozulmaz. Daniel ile yargıcın birbirinin zıddı olduklarını belirterek hikayeyi fazla anlatmadan geçiyorum. Daniel, hayatını düzene koymuş saygın yargıcın, yargıç da umursamaz Daniel'in yerinde olmak istemektedir esasen.

Damak tadıma çok uygun ince bir mizaha sahip filmin (ve dolayısıyla genç İzlandalı yönetmen Dagur Kari'nin- evet bir kuzeylinin böylesine iyi espri anlayışına sahip olması beni şaşırtmıştı en başta), renk ve ışık kullanımı da benim için mükemmele çok yakın. Tabi ki Tarkovski, Nuri ya da Zvyagintsev gibi bir görüntü şöleninden bahsetmiyorum. Zaten "Tutunamayanlar", o kadar sert ve yerinde ağır bir film hiç değil. Dramatik yapısı diyaloglara bile işlemiş olmasına rağmen, (zeytinyağı gibi) hafif ve (zeytin gibi) iyimser bir film. Ben daha çok filmin anlatımına (tarzına) uygun bir kamera (hareketli, savurgan ve yer yer çok karanlık- en çok yargıcın sahnelerinde) ve renk kullanımından bahsediyorum. Özellikle filmin sonundaki sürprizi çok seviyorum. Uyuyan güzeli öpmek, ya da öpmemek. "Dokunursam kırılır" korkusuyla en iyisi hiç dokunmamak.

Bir de, "Tutunamayanlar"da kullanılan yenilikçi bir kurgu tekniğini çok estetik buluyorum. Art arda tekrarlarla, bazı sahnelerin altı çizilir. Filmde, ufak tefek ileri sarmalarla aynı görüntüleri, müzik eşliğinde üst üste izliyorsunuz. Anlatabildim mi emin değilim. En iyisi izleyip görmek zaten.

Filmin müzikleri de ilk uzun metrajlı filminde (albino noi, Türkçesi "buzdan hayaller") olduğu gibi yönetmenin kendi grubu "slowblow" tarafından yapılmış. "Buzdan Hayaller" de renk kullanımındaki ustalık ve sahip olduğu keskin mizahla "Tutunamayanlar" ile benzer özelliklere sahip. Ama bu film, daha bir olgun, daha bir usta işi. İlk denemede iyi yemek yapılmaz. Ama ikinci tencerenin sahiden tadı damağımda kaldı. Ne zaman canım çekse zulamdan çıkarıp izliyorum.

2005 yapım yıllı, modern bir klasik. Kanımca.

İlla ki bir not: Filmin fragmanını da koymayı düşündüm, ama YouTube u yutmuşlar gene. Hali hazırda kapalı olduğu halde, Atatürk'e hakaretten bir kez daha kapama kararı çıkarılmış. İki kez kapatmışlar yani. Hani, toplamda 250 yıl istenen suçlular var ya. Öyle bir şey heralde. Tebrik ediyorum savcılarımızı tekrardan. Yoksa -Allah muhafaza-, o zararlı vidyoları izleyip genç diğmalarımız kirlenebilirdi.