bağımsız sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bağımsız sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2012 Perşembe

mutat !f yazısı


Fatih Özgüven'in yazdığı İstanbul Film Festivali yazılarının başlığıdır: "Mutat Festival Yazısı." 2012 !f çerçevesinde kullanmak bize de nasip olsun. Artık İzmir'in de konuğu olacak olan !f, alışılageldik bölümlerini korurken, ana akım sinemadan, kült filmlere; kimlik sinemasından korku filmlerine kadar meraklısına yine geniş bir yelpaze sunuyor.

Festival bağımsızların festivali olunca, haliyle gösterilecek çoğu yapımı ilk kez izleyebilme fırsatını bulacağız. Bu yazıyı okuma zahmetinde bulunacaklara, bu önemli noktayı önceden hatırlatmak boynumun borcudur. Bir tavsiye yazısı olarak görülmesin -zira yalan yok; çoğunu izle(ye)mediğimden bu amaca hizmet edemez. Sadece filmler hakkında edinilebilen bilgiler sonucu oluşan merakın paylaşıldığı bir nevi müsveddedir diyelim. Bayağı bir alçakgönüllüdür yani bu yazı. Ona göre.

Festivalin ödüllü bölümü Keş!f, sinemada farklı bir damar yakalama gayretindeki genç yönetmenlere paye verme niyetinde. Bu bölümde yer alan sekiz film arasından, sıyrılması öngörülenler arasında "Denizde İki Yıl"("Two Years at Sea") ile "Kapıları, Pencereleri Açalım" ("Abrir Puertas y Ventanas") sayılabilir. "Denizde İki Yıl", izole doğada tek başına yaşayan yaşlı bir adamın hayatından stilize kesitler sunuyor. Üç genç kızın büyüme hikayelerini konu eden "Kapıları, Pencereleri Açalım" ise, Locarno'dan Altın Leopar ve FIPRESCI ödülleriyle dönmüştü.

"Hit Filmler" bölümü, her zamanki gibi son dönem festivallerde boy gösteren ve boyundan büyük işler yapan popüler filmlere ayrılmış. "Man on Wire" ile kimilerine göre tüm zamanların en iyi belgesellerinden birine imza koyan James Marsh'ın yeni filmi "Project Nim", bilimsel bir deney kapsamında insan muamelesi yapılan bir şempanzenin yeni ailesi ile büyüme serüvenini ele alırken, insan ile hayvan arasındaki müphem çizgi daha da belirsizleşiyor. Cannes'da eleştirmenler tarafından beğeni toplayan ve bu ilgiyi filme gelen iki eleştirmen ödülüyle birden taçlandıran "Sığınak" ("Take Shelter"), sıradışı hikayesi ve oyunculuk performansları ile öne çıkıyor. Bu kategorideki en görülesi filmlerden biri.

Karamsar Todd Solondz'un en iyimser filmi olarak nitelenen "Dark Horse", adındaki karanlık kadar umudu da es geçmeyen bir eser olarak tanımlanıyor. Kendine has (kara mizahdan biraz daha kara) bir üslubu istikrarla temsil eden Solondz'un son yapımından, yine zekice kurgulanmış tuhaflıklar beklenebilir. Gülsek mi ağlasak mı durumları ve askıda kalan rahatsız edici kontrpiye. Yaşayan en kafasına buyruk sinemacılardan Guy Maddin'in son filmi "Anahtar Deliği"ne ("Keyhole"), sırf 2008'te yine !f'te gösterilen "My Winnipeg"den aldığım hazzın hatırına gideceğim. Çok önemli ve alternatif bir adam Guy Maddin. Festival ruhuna çok uyuyor.

Yine "Hit Filmler"de gösterilen George Clooney'li "The Descendants" dan ise uzak durmanızı salık veririm. En İyi Yönetmen, En İyi Oyuncu ve En İyi Senaryo dahil beş dalda Oscar'a aday gösterilmesine rağmen, vasat bir film olduğunu kanıtlayabilecek bir çok tezim var. Lakin konumuz dışı. Kaldı ki "The Descendants"ın, arkasında kocaman kocaman yapım şirketleri varken; ne bakımdan bağımsız sayıldığını anlamış değilim. Gösterilen diğer birçok film için de aynı sorun var.

Kurmaca filmler bir yana, bu yıl özellikle çeşitli kategorilerdeki belgesellerin güçlü olduğu seziliyor. Programda, biletleri tükenen "Project Nim"in haricinde de vaatkâr belgeseller mevcut. Noam Chomsky ve Joseph Stiglitz gibi isimlerin katkı sağladığı "Mahşerin Dört Atlısı" ("Four Horsemen"), dünyayı döndüren para çarklarını ifşa etme iddiasında. "Tahrir 2011: İyi, Kötü ve Politikacı", Mısır'da yaşanan devrimi halkın ağzından (iyi), Mübarek'in halkı sindirme politikalarını kendi güvenlik görevlilerinin ağzından (kötü) ve Mısır'daki mutlak egemenliğin hangi yöntemlerle oluşturulduğunu tanıkların ağzından (politikacı), üç bölümde anlatıyor.

"Ayakta Ölmek" (Morir de Pie), henüz çocukken MS teşhisi konan ve ebeveynleri tarafından terk edilen devrimci bir Meksikalıyı konu ediyor. Ama bu hikayenin sadece bir parçası! Bu devrimci genç erkek, sonra sarışın bir kadına dönüşüyor! Bir memleket hikayesi "Çürük" ("The Pink Report"), adından da anlaşılacağı üzere devletin homoseksüellere bakışını ve özellikle TSK'nın bu bireylere yaptığı insanlık dışı muameleyi anlatıyor. Bunlar bizim alışık olduğumuz, bildiğimiz hikayeler. Aliye Kavaf'ın "eşcinsellik bir hastalıktır ve tedavi edilmelidir" sözü (çokça alıştığımızdan olsa gerek) bizi şaşırtmamışken; aynı cümleyi İngilizce çevrilmiş halde fragmanda görmek (bakınız: "homosexuality is a disease and needs to be treated") utanç veriyor. İlginçtir insan, sözün mahiyetini dışarıdan birisinden duyduğunda daha farklı algılıyor.

Merakımdan mütevellit yukarıda söz ettiğim belgesellere ek olarak, Türk cezaevlerinde başladığı ölüm örücünün sonucunda engelli hale gelen Bedia'nın Fransa'daki yaşantısını kaydeden "Bedia'nın İzinde" ve Şikago gettolarında sıradanlaşan çete şiddetini durdurmayı amaçlayan CeaseFire organizasyonuna odaklanan "Müdahaleciler" ("The Interruptors") görülebilir.

Daha pek çok film var. Ama hepsi hakkında ahkam kesmek zor. !f Özel Gösterimler kategorisinde Altın Portakal mağdurlarından "Zenne"; !f Kült'te ise karizmatik isim Georges Franju'dan Almodovar'ın son filmi "İçinde Yaşadığım Deri"ye ilham olan "Yüzü Olmayan Gözler" var mesela. Yine !f Kısalar, toplu gösterim şansı ve ödüllendirme ile kısa filmcilere destek olmayı sürdürüyor.

Bitirirken... !f'ten ne beklemeli, ne beklememeli? İstanbul'daki türlü türlü festivalin, haliyle türlü türlü de huyu oluyor. Her biri için farklı bir hissiyat var. Fitaş sinemalarının düzenlediği !f, güzel bir konsepte sahip olsa da, bahsettiğim "The Descendants" örneğinde olduğu gibi, bağımsızın sınırlarını fazlasıyla zorluyor. Seyirciden talep gören filmlerin çoğu, henüz Türkiye'de gösterime girmemiş ana akım filmler aslında. Fakat, hakkını teslim etmek gerekir ki, bir daha izleyemeyeceğiniz, aklınıza ismi de gelmeyeceğinden edinemeyeceğiniz filmlere bolca salon ve zaman ayrılmış. Bu da takdir edilesi bir iş doğrusu.

!f, bende hep bir kumar hissi uyandırmıştır. Ya çok güzel bir keşif yaparsınız ya da zaman kaybettirir. İyi seçimi yapmak için harcadığınız emeğe ise doyum olmaz.













10 Temmuz 2011 Pazar

romantik polisler, gizemli kadınlar


Bir “Aşk” dosyası hazırlayıp da Wong Kar-Wai’ı dahil etmemek olmazdı herhalde. “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” kıvamındaki Hong Kong’lu sanatçının yükselen dönemine rastgelen bu yapımda, sonrasında uluslararası alanda daha da görünür kılacağı yeteneğinin izlerini takip ediyoruz. Aşkın türlü hallerini sinematografisinin göbeğine yerleştirmiş olan Kar-Wai, 1994 tarihli Chungking Express’de iki bağımsız hikayenin yollarını bir büfede kesiştiriyor.

Chungking Express, 223 no’lu (Takeshi Kaneshiro) ve 663 no’lu (Tony Leung) polislerin hikayelerini anlatır. İki perde olarak düşünülebilecek olan film, aynı anda gelişen bir hikaye anlatmasa da bağını, birbirini tanımayan insanların hiç bilemeyecekleri ortaklıklarıyla kuruyor. Farklı hayatlar yaşayan iki polisin ortak noktalarının çokluğu, iki perdenin birbirine bağlanmasına ve film akışının sağlanmasına yetiyor.

Öncelikle ikisi de polistir. İkisi de aynı büfede yemek yemektedirler. İkisi de sevgilileri tarafından terk edildikten sonra , aşk acısının pençesinde zor bir dönem geçirmektedirler. Bu dönemi atlatmak için kullandıkları yöntemler bile benzer. 223 no’lu polisimiz He Zhiwu, eski sevgilisi May’in sevdiği ananas konservelerini, son kullanma tarihi 1 Mayıs olacak şekilde biriktirirerek, sevgisine bir aylık son kullanma tarihi oluşturmaya çalışırken; 663 no’lu polisimiz evdeki sabun, havlu gibi eşyalarla konuşmakta, onların da hostes sevgilisinin gidişiyle kendisi gibi depresyona girdiklerini düşünerek eşyalarla dertleşmektedir. Polislerin geçirdiği uykusuz geceler de cabası. Kısacası kahramanlarımız, “cool” havalarından beklenmeyecek derecede  romantik ve melankolikler.


Erkeklerin yanı sıra aşkın karşı tarafı, kadın kahramanlardan da bahsetmek gerek. 223’ün, yüzünü göremediğimiz eski sevgili May’den sonra vurulduğu, adını asla öğrenemediğimiz gangster kadın (Brigitte Lin) sarı peruk, pardesü ve güneş gözlüğünü aynı anda kullanarak çok az konuşuyor; konuşsa da kısa ve havalı cümlelerle yetiniyor (bu haliyle bana Le Samourai’ın kadın versiyonunu hatırlattı; fakat Wong Kar-Wai tarafından Greta Garbo ve John Cassavetes’in Gloria’sına referans olarak düşünülmüş). 663’ü terk eden alımlı hostes (Valerie Chow) daha ortalama  ve tahmin edilebilir(!) bir kadın profili çizerken (gelgitleri çok, durduk yere sevgilisini terk edip sonra pişman olan), filmin asli yıldızı Faye (Faye Wong) kafasına estiğini yapan, çocuksu ve uçarı bir karakter olarak filme damgasını vuruyor.

Wong Kar-Wai bu eserinde aşkın, ayrılık acısı ile yeniden başlama arasındaki periyodunu konu edindiğinden, aslında bütün bir aşk hikayesi anlatmazken, aradaki boşlukları beynimiz tamamlıyor. Gerçekliğin içinden kesilip alınan parça zihnimizde genişliyor ve hikayeyi daha da derinleştiriyor. Örneğin 223’ün kim için acı çektiğini göremezken (çünkü artık yoktur); tek tek tüm sevgililerine telefon edişini, son kullanma tarihi 1 Mayıs olan ananas konservelerini marketlerden nasıl kavga-dövüş topladığını detaylı olarak görebiliyoruz. May’in suretini göremesek de, yakışıklı sayılabilecek 223’e bunları yaptıran kadının çok özel ve güzel olduğunu tahmin etmek zor değil.

Günümüz aetuer yönetmenlerinin en önemlilerinden sayılan Wong Kar-Wai, nev-i şahsına münhasır stilistik lütfunu aşk acısı çeken polislerden de esirgemiyor. Hong Kong’un karmaşasını, karakterlerin giydiği canlı renkler ve hareketli kamera açılarıyla harmanlarken, çoğunlukla gecesine şahit olduğumuz şehri, karanlığın içinden çıkarıp aydınlatmayı başarıyor. Burada yönetmenin bir nevi kader birliği ettiği, Christopher Doyle’ın payını da azımsamamak gerekir. Chungking Express haricinde beş filmde daha (Ashes of Time, Fallen Angels , Happy Together , In the Mood for Love ve 2046) beraber çalışan ikilinin birbirini çok iyi tamamladığı söylenebilir. Chungking Express’in renkli ve (her şeye rağmen) neşeli atmosferinin yaratılmasında Doyle’un görüntü yönetiminin rolü büyük. Bu stilistik görüntülere filmde yerli yerinde kullanılan müzikleri de eklediğimizde, işlediği aşk acısına rağmen yapıt, gitgide daha eğlenceli bir havaya bürünüyor.


Klasik, bütünsel bir hikaye anlatımı göstermeyen Chungking Express, yakın dönemde farklı hikayeleri kader bağlamında bir araya getirerek büyük bir başarı yakalayan Iñárritu’ya (Paramparça Aşklar ve Köpekler)  ilham kaynağı olmuş olabilir. Tabi ki, Chungking Express’den daha önce yapılan, şaheser mertebesindeki Renk Üçlemesi’nin, bu tarz bir hikaye kurgusunun popülerleşmesinde (Pulp Fiction ile birlikte) en büyük paya sahip olduğunu düşünmek de yanlış olmayacaktır.


Iñárritu bir yana, Chungking Express’in etkilediği delillerle sabit olan birisi varsa, o da Tarantino’dur. Sinema ilgisi, baştan beri Amerika kıtasının dışına taşan Tarantino, filmi bir festivalde izledikten sonra çok beğenir ve Amerika’daki dağıtım haklarını Miramax’a aldırır. Internette birden çok sitede Tarantino’nun filmi ilk izlediğinde ağladığını söylediği bir demeçten bahsediliyor; ancak bu bana biraz abartılı gibi geldi. Çünkü film, anlattığı dokunaklı aşk acısı hikayelerine rağmen, umuda yer veren neşeli ve hafif bir yapıya sahip.

Öyle ki, Wong Kar-Wai’ın filmi çekme amacı, çekimleri ve kurgusu oldukça zorlu geçen diğer filmi Zamanın Külleri’nin (Ashes of Time) negatif enerjisinden kurtularak soluk almaktır. Zamanın Külleri henüz kurgudayken, kafa dağıtmak amacıyla Chungking Express’e yönelir.  Çekimlere başlandığında elinde henüz bitmiş bir senaryo dahi yoktur. Yine de çok kısa zamanda çeker ve iki film yakın zamanlarda gösterime girer. Aslında Kar-Wai, başlangıçta filmi üç hikaye olarak kurgulamış fakat uzayacağı gerekçesiyle üçüncü hikayeyi çekmekten vazgeçmiştir. Üçüncü hikaye için, Fallen Angels (1995)’ı beklemek gerekecekti.

Filmde şahane denebilecek oyunculuk performansları olmasa da hepsinin kalburüstü olduğu söylenebilir. Wong Kar-Wai, bu filminde de ana karakterleri Tony Leung, Brigitte Lin, Takeshi Kaneshiro gibi tanıdığı oyunculara vermeyi seçmiş. Ancak filmin tartışmasız yıldızı, aslen Uzakdoğu’da çok popüler bir şarkıcı olan (filmde duyulan Cranberries’in “Dreams” şarkısının Çincesini de o söylüyor) ve 663’e aşık olan Faye karakterini oynayan Faye Wong (ilk filmi). Hiç rol yapmadan filmin içerisinde çözünmüş gibi adeta. Wong Kar-Wai, bir söyleşisinde Wong’un yeteneğini överken onun, oynarken belli metotlar uygulayan önemli aktör Tony Leung’un da oyunculuğunu tamamen değiştirdiğini söyler. Sebebi, tamamıyla öngörülemez olan bu kızın Tony’yi sık sık hazırlıksız yakalaması ve bu yüzden aktörün bu metotları bir kenara bırakarak kendini daha çok doğaçlamaya bırakmasıdır. Kar-Wai, daha da ileri giderek Leung’un aktörlük becerilerinin Faye’den önce ve sonra olmak üzere ikiye ayrıldığını iddia etmiştir. 



Daha çok yerel festivallerde yarışan Chungking Express, Hong Kong Film Ödülleri’nde 10 dalda aday gösterilmiş ve En İyi Yönetmen, En İyi Film, En İyi Aktör (Tony Leung) ve En İyi Kurgu gibi dört önemli dalda ödül kazanmıştır. Bunun yanı sıra yurtdışındaki bazı festivallerde de yarışmış ve yine En İyi Aktör (Tony Leung) ve Aktris (Faye Wong) gibi bireysel dallarda ödüle layık görülmüştür.

Fakat filmlerin değeri, festivallerde kazandığı ödüllerle değil, izleyicilerin zihninde bıraktığı tatlarla ölçülür. Çoğu seyircinin, aşk acısını konu edinen ama aynı zamanda renkli ve neşeli olmayı başarabilen Chungking Express’i oldukça seveceğinden ve kişisel “en iyiler” listesine alacağından eminim. 

14 Eylül 2010 Salı

ucuz roman: saf ilham ile dans eden kötü adamlar


Bu yazıya başlamak yürek ister. Ellerim titrerse şaşırmam. Ellerim değil belki, ama aklım titredi uzun zaman. Sonunda bu başyapıt üzerine yazmaya, blogun değişen, siyah ağırlıklı tasarımına Jules ve Vincent’in takım elbiselerinin çok yakışacağına dair oluşan inancımla başladım. En çok zorlandığım, tereddüt ettiğim durumdur, çok etkilendiğim bir film hakkında yazmak. Doğru zamanı beklerim. Etkilenmek demişken, Jules (Samuel L. Jackson) gibi İncil'den bölümler okuyup önüme geleni infaz etmeye çalışmıyorum; çalışmadım da elbet- fakat itiraf etmeliyim ki, eski işyerimde (bir değil) birkaç kez hak edene Jules öğretisini uygulamanın ne kadar yerli yerinde olacağını düşündüm. Elbette ki sinemasal haz olarak bir etkilenmeden bahsediyorum. Sinema estetiği ve mizah anlayışı ile ana akımdan öteye, burnunun dikine dört nala giden büyük bir sinema olayıdır “Pulp Fiction”. Genel itibariyle kısır geçen 90'ların en iyisi, tüm zamanların ise muhtemelen en iyilerindendir. Daha 30 yaşında Tarantino'nun zirvesidir (ne kadar uğraşırsa uğraşsın, bundan daha iyi bir film yapabileceğine inanmıyorum; beceriksizliğinden değil, yalnızca mümkün değil). Bağımsız sinemanın en iyi örneklerindendir. Şu ifade özetler onu: Saf ilham. Ölüm meleklerinin, Tarantino'nun kulağına fısıldadığı yarı ulvi, yarı şeytani bir zekanın ürünü, bu dünyadan olmayan, saf bir ilhamdan ibaret “Pulp Fiction”. 

Daha ilk paragraftan övgü cümlelerine sığınmak istemiyordum. Ama başka ne yapabilirim? İlginç ve özgün ne söyleyebilirim? Başrollerde (alışıldık bir başrol paylaşımından söz etmek mümkünse eğer) Samuel Jackson, John Travolta, Uma Thurman, Bruce Willis, Harvey Keitel gibi isimler istisnasız en iyi performanslarındalar. Özellikle saydığım ilk üç ismin kariyerlerinin en doğru tercihini yaptıkları su götürmez. Elbette bir dolu iyi filmi vardır Jackson'ın, Travolta'nın veya Thurman'ın. Ama Samuel Jackson deyince mesela, filmi izleyen akıllara "Bad Motherfucker" Jules karakteri kazınmıştır muhakkak. Adı anıldığında uzun namlulu silahıyla kulak arkasından beliriverir.


Yazmaya çalıştıkça kafama sahneler üşüşüyor. Mesela, o saçma sapan nostaljik mekanda (Jack Rabbit Slim's) Vincent Vega (John Travolta) ve Mia (Uma Thurman)’nın akıllara ziyan randevusu da nedir öyle? İnsan azmanı patronun karısı ile kendisine bahşedilmiş zoraki bir randevunun gerilimi sürekli korunan, hayatî bir takım endişeler sebebiyle Mia ile Vincent'in daha en baştan mâkul sınırlarda kalmaya zorlanmış ilişkisi ve ikilinin Godard'dan esinlenen unutulmaz dansı bence de ödülü hak ediyor. Sinema tarihinin en iyi flört sahnesi ödülünü (Marcello Mastroianni'nin Anita Ekberg'i tavlama çabalarından farklı olarak burada, Roma'nın masalsı çeşmesine bel bağlamayan, iki tarafın da karşılıklı rızasının yarattığı bir sinerji söz konusu). 

‘Pulp Fiction’, alışıldık bir sinema yapıtından daha çok, bir çizgi romana benziyor (Tarantino’nun bu eğilimini sonraki filmlerinde daha bariz şekilde görüyoruz). Ne sırf bir gangster hikayesi diyebiliriz buna, ne de salt bir kara komedi. Diyalogları, aksanları, kıyafetleri, saç stilleri, hayat tarzları ile çizgi süper kahramanlar (ya da süper çizgi anti-kahramanlar) onlar. Bu estetik yaratım, kamera kullanımı, müzikler ve özgün kurgu ile birleştiğinde bir şaheser çıkıveriyor ortaya. Ama bu başarı, asla bir formül değil. Tarantino’nun yanılgıya düştüğü nokta bu belki de. Daha çok antibiyotik yapmaya çalışırken kolayı keşfetmeye benziyor. Film, amacını kat be kat aşıyor. Sinema sanatında denenmişin çok dışında bir şey yaparken, sonucu bu derece mükemmele yaklaştırabilen kaç film vardır?

Oyuncu seçimi açısından otantik bir sinema dersi kıvamındaki ‘Pulp Fiction’, yan roller için dahi seçkin yetenekleri kullanması sayesinde bahsettiğim çizgi roman havasına kolayca bürünüyor. Aslında bunlara birer yan rol olarak bakmak hiç doğru değil. Zamanı parçalara ayıran kurgusu nedeniyle nispeten bağımsız bölümlere ayrılmış olan filmde, herkes kendi payına düşenin başrolünde. İlk akla gelen örneğiyle “Mr. Wolf” (Harvey Keitel), “Bonnie meselesi”ne el koyduğu sahnelerin tek hakimi. Ya da Butch’un (Bruce Willis), Marsellus Wallace (Ving Rhames) ile olan muhasebesini kapattığı bölümlerde, bu kez de çoğunlukla Bruce Willis’e veriyoruz dikkatimizi.



Filmin müzikleri, Tarantino’nun arkadaşları tarafından tavsiye edilen karma bir seçkiden oluşturulmuş. Şarkılarda dikkat çeken ortak nokta, filmin dokusuna uygun olarak (bundan bahsetmedik belki ama “Pulp Fiction”ın dünyası son derece Amerikan- burada Vincent Vega’nın Amsterdam hikayelerini hatırlayabiliriz) oldukça Amerikan olmaları. Rock’n Roll, Pop ve Soul tınıları, koyu Amerikan dekorunu (“5-dollar milkshake”, “this is a chopper baby”, “quarter pound with cheese”) tamamlıyor. “Pulp Fiction”da kullanılan müzikler o kadar başarılı ki, tüm zamanların en iyi soundtrack albüm listelerinde hep üst sıralarda yer tutuyor.  

“Pulp Fiction”ın tuzağı ise, orijinal dilinde saklı. Örneğin, daha önceden malum TRT 2 sinema kuşağında Atilla Dorsay ve Alin Taşciyan gibi seçkin sinema yazarlarının önsözüyle gösterilmeye çalışılan “Ucuz Roman”dan sonraları vazgeçildi. Çünkü Türkçe dublajıyla, orijinal dilinde yakaladığı Tsunami dalgasını yaratmaktan çok uzaktı. Film, fazlaca uzun diyaloglara ve bu diyaloglar yardımıyla karakterler üzerinden dönen parodilere dayandığından, bu uzun muhabbetleri Türkçe'ye çevirmek, farklı dillerin kendine has özelliklerinden kaynaklanan problemleri de beraberinde getiriyor. Maksimum hazzı alabilmek için (mümkünse), filmi İngilizce izlemek ve öylece kabullenmek gerekiyor. 

Bu yazıyı yazmaktaki motivasyonum, gözden kaçmış bir değere dikkat çekmek değildi- zaten kazandığı Altın Palmiye ve Oscar heykelciği ile gözlerden kaçmadığı aşikar. Çoğu sinemasever için yıllar öncesinde kapanmış bir defterdir “Pulp Fiction”. Ben ise o defteri ara sıra açıp karıştırmayı, bölüm bölüm okumayı seviyorum. O kadar.

19 Haziran 2009 Cuma

ilham gelmiyor


Kült nedir?!

Giriş paragrafı için alışılmadık ve saldırgan bir ilk cümle. Onun için soru işaretinin yanına piyangodan bir ünlem koymak gerekti. Satrançta oyunun seyrini değiştiren bir hamlenin yanına konulduğu gibi, bu yazının da seyrini değiştirmesini umuyorum. Zira iki haftadır dardayım, ilham gelmiyor. Bir "Barton Fink" denemesine de yakışan bu değil midir?

TDK, "kült" sözcüğün karşısına üç anlam uygun görmüş: (1) "Din." (2) "Yerel özellikler taşıyan dinî törenler." (3) "Belli bir dönemde aşırı ilgi gören film vb." Yapma TDK. Bu kadarcık mı? Kült üzerine bunca elit lafazanlık "belli bir dönem aşırı ilgi gören film"ler için miymiş? "Down by Law", "Pulp Fiction" gibi yapıtlar nasıl oluyor da geçici bir moda akıma bağlanıyor? Bu durumda biz de bu geçici modanın her daim fanatik müritleri mi oluyoruz?

Merakımızın giderilmesini sadece TDK'ya bırakmayıp (harcatmayıp) süper icat "google" üzerinden biraz daha araştırma yapıyoruz. filmsite.org sitesinde kült filmlerin ingilizce geniş bir tanımı yer alıyor. Mealen: "Kült filmler genellikle kızgın, tuhaf, benzersiz ve karikatür karakterlerin ya da planların yer aldığı tuhaf, alışılmamış, eksantrik, sıradışı ya da gerçeküstü filmlerdir." Ne de olsa içeriden bir bakış. Sözlük tanımlarının soğuk aceleciliğinden eser yok. İşte Barton Fink, gücünü mütemadiyen John Turturro'dan alan Ethan Coen-Joel Coen dayanışmasının ilk dönemlerinden fırlamış, ikilinin şu ana dek Big Lebowski ile birlikte yarattığı en kült karakterlerden biri.

New York'ta bir tiyatro yazarı olarak ünlenmeye başlayan Barton Fink, menajerinin de ısrarıyla Hollywood'un ısmarlama filmlerinden birini yapmayı kabul eder. Bu bir güreş filmi olacaktır. Barton Fink'ten beklenen, kendine özgü halkçı bakış açısıyla gişede fırtınalar estirecek bir duygu seli yaratmasıdır. Sinemadan bihaber olan Fink birazcık zorlanır: "Her zaman yazmanın büyük bir içsel acıdan kaynaklandığını düşünmüşümdür." Barton Fink, birazcık para kazanmak için New York'taki seçkin sanatı bırakıp geldiği California'da büyük bir yazar tıkanıklığı yaşamaya başlar. Barton Fink'i özel ve bir yerde de kült kılan şey aslında konusu, işlediği yazar tıkanıklığı problemidir. O ilk cümleyi yazabilmek için kıvranılan uzun saatler, uykusuz geceler, stres ve çaresizlik... Ve bir süre sonra, artık üretkenliğinin tükenmiş olabileceğini düşünmeye başlayan karamsar yazarın omuzuna tam zamanında konuveren ilham perisi... Hepsi Barton Fink'in sanal bedeninde vücut buluyor.

Ne acayiptir ki sinemanın icat olunduğu devirlerden, ta Lumiere kardeşlerden günümüze değin beyaz perde bir sürü kardeş gördü (bkz: Türk sinemasında Taylan biraderler). Geçen sene "Yaşlılara Yer Yok" ile Oscar'ı kasıp kavuran Coen kardeşler de Amerikan sinemasında özgün bir yere sahip. İlk filmleri "Blood Simple"(1984)dan beri beraber yazdıkları suç senaryolarını çeken ikili, Barton Fink'de de travma tipleri sapık diyaloglar ile süslemeyi becermiş. Yalnızca John Turturro'nun canlandırdığı Fink karakteri değil, tuhaf pazarlamacı Charlie Meadows (John Goodman), okuma yazma bilmeyen zengin Hollywood yapımcısı Jack Lipnick (Michael Lerner), kaba saba, ırkçı stüdyo şefi Ben Geisler (Tony Shalhoub) karakterleri de bu ince taşlamadan nasibini alıyor.

John Turturro yine komik bir yüz ile harika işler çıkarmış. Amerikan filmlerinde genellikle yan rollerde gördüğümüz sık sık karşımıza çıkan gülünç ama çok iyi oyuncu olduğu her halinden belli tipler vardır. Steve Buscemi ("Fargo", "Gizem Treni"), William H. Macy ("Manolya", "Fargo"), Tim Roth ("Ucuz Roman") bunlardan bazıları. John Turturro da bana kalırsa bu cenahı temsil eden en mühim, en entellektüel şahıs. Bir tür dinî lider gibi bir şey- kült lider. Mütevazı bağımsız Avrupa filmlerinde dahi boy göstermekten geri durmayan John Turturro, komik ama hırslı karakterler yaratmayı seven genç yönetmenlerin çalışmaktan gurur duydukları müthiş bir sinemasever. Eblek suratını bu filmde de gizleyemeyen John Turturro, Fink karakterine kendi coşkusunu vermiş: "Ben bir yazarım, sizi gidi canavarlar! Ben yaratırım! Yaşamak için yaratırım! Ben bir yaratıcıyım! Ben bir yaratıcıyım!"

Ethan-Joel Coen kardeşlerin dördüncü işi " Barton Fink ", 1991 yılında Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye'nin sahibi olurken, yönetmeni Joel Coen'e En İyi Yönetmen ve John Turturro'ya En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini getirdi.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

araf'ta aşk başkadır

Pek bilinmeyen ya da Türkiye'de gösterime girmeyen ama DVD piyasasından rahatlıkla temin edilebilecek olan iyi filmleri takip etmek ayrı bir zevk oldu. Genelde bağımsız filmler kategorisine düşen bu yapımlara, DVD reyonunda güzel ve şanlı bir filmi hararetle bulmaya çalışırken gözünüz takılabilir. Bir takılır, iki takılır. Üç derken, DVD kapağından size gülümseyen figüre aşina olmuşsunuzdur. Ertesi sefer şansınız yok, alıverirsiniz. İşte uzun süredir gözüme ilişen, aklıma düşen "Bilekkesenler: Bir Aşk Hikayesi"ni sonunda izleyebildim.

Hırvat yönetmen Goran Dukic'in ( muhtemelen- kısa özgeçmişindeki diğer filmleri görmedim) en önemli filmi olan "Bilekkesenler"(Wristcutters), "Kneller’s Happy Campers" isimli bir kısa öyküden uyarlanmış. İntihar edenler için öteki tarafta ayrı bir mekan olsa acaba nasıl olurdu? Harika bir fikir! Mutsuz aşıklar, kaderinde intihar olanlar (genlerinde yazılı çünkü- bkz. bir çağrışım: Ernest Hemingway), memleket hasreti çekenler, yanlışlıkla ölenler, Arap intihar bombacıları... Hepsi bir yerde, hepsi bir çöplükte. Burası bir tür Araf. Mutsuz aşıklar safında yer alan Zia (Patrick Fugit), eski sevgilisi Desiree'nin (Leslie Bibb) yokluğuna dayanamayıp canına kıymıştır. Lakin, öteki tarafta da mutluluğu yakalamaz (nasıl yakalayacaksa?). Günlerden bir gün her zamanki gibi barda depresif takılıp birasını içerken tesadüf eseri "avlanmakta" olan Eugene (Shea Whigham) ile tanışır. Katıksız bir Rus olan Eugene ile bir yol macerasına atılırlar ve yanlışlıkla ölen (dikkat: güzeller güzeli) Mikal (Shannyn Sossamon) ile tanışırlar.

İntihar edenlerin hapishanesi konumundaki mekanın anlatımını güçlendirmek için filmin renkleriyle oynanmış (soluklaştırılmış), insanlar gülmekten mahrum edilmiş, önemsiz mucizeler düşünülmüş, yol kenarlarına terk edilmiş nesneler serpiştirilmiş, metruk bir eski lunapark bulunmuş ve Kneller'ın şu ünlü kampı da oraya kurulmuş (bu arada Kneller rolünde bağımsızların gönül babası Tom Waits var). Bu açıkhava dekorasyonu, solgun renkler ile birleşince başarılı bir Araf atmosferi oluşturulmuş. Filmin yine Tom Waits imzalı müzikleri de gayet başarılı. Fakat, filmin akışı ve karakterler konusunda bazı sorunlar olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Amerikan bağımsızlarını genel olarak seviyorum. Jim Jarmusch'un hastasıyım. Tarantino'nun zıvanadan çıkmadığı günler heyhat ne güzel günlermiş. Lakin, her Amerikan bağımsızının bu özgün adamlara öykünüp her filmi, bir yol hikayesi formülüne şartlaması olacak iş değil. Fikir olarak bu film gerçekten harika başlıyor. Tom Waits'in buğulu müziği eşliğinde melankolik metronomlar hesabı ne güzel tın tın sallanıp gidiyoruz. Soluk renkli bir depresif dünya kurgusu da gayet hoş bir bütünlük katmış. Zia, Eugene'in geyiklerine katlanıp Desiree'yi özlüyor vs. Derken filmin akışına hiç uymayan bir şekilde aniden yolculuğa çıkılıyor. Sonra da gelsin hareketli müzikler eşliğinde araba sekansları, birbirine hemencecik ısınmış sunî kafadarlar, "heeey bakın Amerika ne kadar da büyük, gez gez bitmiyor mübarek" güzellemeleri. Bunlara hiç hacet yoktu. Filmi izledikten sonra bu kopukluğun nedenleri üzerine düşünürken çıkarılmış sahneler imdadıma yetişti. Karakter olarak Eugene, başroldeki Zia'nın önüne geçmesin diye olsa gerek Araf'taki ilk günler oldukça kırpılmış. Bu da ritim bozukluğu yaratıyor. Yakalanılan güzel fikrin daha çok işlenmesiyle çok daha güzel bir film olabilecekken "Bilekkesenler", bütünlüğü sağlayamadığından biraz güdük kalıyor.

Kurgudaki acımasızlıklardan Zia gibi "hassas" bir çocuk bile şıpsevdi konumuna düşmüş. Mikal'i gören Zia, (tamam haksız da değil ama) Desiree'sini unutuveriyor. Halbuki Zia onu o kadar özlüyordu ki, bir kez intihar etmek bile kesmemişti. Araf'ta Zia'yı bir daha intihar etmekten alıkoyan tek şey, bu sıkıcı yerden daha sıkıcı bir yere düşme ihtimalinden korkmasıydı. Desiree'ye bu kadar karasevdalı olan Zia onu gördüğünde daha duygusal davranabilirdi. Temel olarak Zia karakterinde bir sorun var. İzlerken Rus olduğundan bir gıdım bile şüphe etmediğim Eugene'e hayat veren Floridalı Shea Whigham'ın kalburüstü performansı da Zia karakterindeki sorunu belirginleştiriyor.

DVD'yi edindikten sonra içerisindeki ekstralar kısmında öykünün uyarlanışı, tüm bağımsızlarda en büyük dert olan para bulma sıkıntısı, çıkarılmış sahneler ve "storyboard" gibi detayları bulabilirsiniz. Özellikle "storyboard" eklentisi bir sinema dersi niteliğinde. Bir filmin kağıttan görüntüye akış serüvenini merak edenler için, ilgili "storyboard" filmden seçilmiş uzun bir sekansın üstüne bindirilmiş. Çok da güzel olmuş.

Bir dolu faydalı ekstra ile yüklü olan "Bilekkesenler" DVD'si şu sıralar yalnızca 4,99. Eğlenceli bir film. Tavsiye olunur.

12 Şubat 2009 Perşembe

en tekinsiz festival !f hemen şimdi

Fuayede sessiz sakin havalı bekleyişler, kırmızı koltuklu sinema salonunda gazete okumaları, gizli ve ürkek kesişmeler, nazik tanışmalar, sinema soslu yeni aşklarıyla beyazperdede bağımsızlar başlıyor. AFM sinemalarının düzenlediği, en uçarı filmlerin festivali !f İstanbul 8. yılını sinemaseverle kutluyor. Bu yıl da yine bir çok farklı kategoride dünya festivallerinde öne çıkan filmlerden oluşan bir seçki sunulmuş. Unutulmamalı ki bağımsızlığın bir sancısı olarak bu filmlerin birçoğu bir daha bu topraklara uğramayacaktır. Şöyle bir kendini gösterip çekip gidecekler. O yüzden çift haneli rakamlarda film izlemek isteyen festival fanatiklerinin, şahsi beğenilerine tabi özenli film seçimlerinin yanında, matematiksel hassasiyette bir festival koşturmacası programı yapmaları da şart. Öyle aman aman festival müdavimi olmayanların, iki film görürüm bana yeter diyenlerin ise kafası daha rahat, seçenekleri daha geniş olacak. Herkesin ortak yanı ise, bu festivallerin "iyi bir şey yapıyorum galiba ya" hissi veren ortamını paylaşmak.

"Hit Filmler" kategorisinde dikkat çekenler arasında daha geçen hafta "Altın Küre"leri toparlayan "Slumdog Millionaire", Darren Aronofsky'nin son filmi "The Wrestler" ve Titanic kadrosunu (Kate Winslet, Leonardo DiCaprio) tekrar bir araya getiren "Revolutionary Road" bulunuyor. Bu başlık altında gösterilen, önemli olmasını beklediğim diğer filmler arasında "John Malkovich Olmak" ve "Sil Baştan" (Eternal Sunshine of a Spotless Mind) gibi filmlerin senaristi Charlie Kaufman'ın ilk yönetmenlik denemesi "Synecdoche, New York", din hakkında bir komik bir belgesel denemesi "Religulous" ve anime meraklısı olmayan bu satırların yazarının dahi görüntüleriyle ilgisini çeken, "Matrix"e ilham verdiği düşünülen "Ghost in The Shell" filminin sahibi Mamoru Oshii'nin son yapımı "Sky Crawlers" sıralanabilir. "Hit Filmler"in çoğu Oscar'cıklardan sonra ülkemizde tekrar gösterime gireceğinden, bu bölüme fazla takılmamanız ve festivali daha nadide filmler izlemek üzere kullanmanız hararetle tavsiye olunur.

Popüler filmlerden yakamızı sıyırdıktan sonra artık festival ruhuna girebilir, biraz daha deneysel ve kâşif ruhlu takılabiliriz. İşte tam da böyle bir kategori "Keş!f". Bu bölümdeki filmlerin genç yönetmenleri, "İlham Veren Yönetmen" ödülünü kazanmak için yarışıyor. Filmler çok çeşitli coğrafyalardan seçilmiş olmasıyla dikkat çekmekte. 1984 doğumlu Amerikalı Antonio Campos'un ilk filmi "Afterschool", hayatımızda haddinden fazla yer kaplamaya başlayan sanal gerçeklik ortamına ve bu ortamda yetişen kısmen 20'lerin ortasındaki bizleri de içine alan yeni nesile bir göz atıyor. Tayvan'lı Mong-Hong Chung'un ilk uzun kurmaca filmi "Parking", !fistanbul'un resmi sitesinde "Kafkavari" ve "Murakami romanlarının hissiyatını veren" bir film olarak tanımlanmış. Bu tanımlama bile oldukça iddialı ve filmi festival listemizde üst sıralara taşıyor. Görüntülerinin şiirselliği de cabası. Portekiz'den Sandro Aguilar'ın bağımsız karakterlerin yalnızlığını anlattığı "Uprise" filmi, hüznün rengi maviye boyalı. Yine özenli fotoğrafların bir araya geldiği, muhtemelen çok güzel bir film. "Keş!f" kategorisi fazlasıyla görülmeye değer.

Bize her açıdan çok uzak insanların yaşadığı İskandinavya sinemasını inceleyen "Kuzey Işıkları", bu "modern" coğrafyaya meraklı olanlara hitap eden küçük bir seçki. Garip insan ilişkileri ve sergilenen rahat cinsellikler ile ön plana çıkacağını tahmin ettiğim bu bölümde "Involuntary" (İsveç), "Just Another Love Story"(Danimarka), "Country Wedding"(İzlanda), "Back Soon"(İzlanda) ve "The Man Who Loved Yngve"(Norveç) olmak üzere beş film gösteriliyor. Bağımsız hikayelerden örülmüş utanç üzerine bir film olan "Involuntary" ve son dönemlerde İskandinavlarda sık görülen absürd komediler "Country Wedding" ile "Back Soon" bu kategoride öne çıkanlardan.

Temelde politik filmlerin yer aldığı "Tek Planda Dünya" kategorisi, belgeselden müzikale farklı tekniklerle insana ve insanî meselelere ışık tutuyor. Almanya'da yaşayan Yüksel Yavuz'un belgeseli "Yakın Plan Kürtler"in yolculuğu, Avrupa'nın farklı kentlerini dolaşarak Türkiye ve nihayet Irak'ta son buluyor. Göçü yaşamış Kürtlerin hayat hikayelerinin ve politik eğilimlerinin bir izdüşümü. "Stories on Human Rights", İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 60. yılını kutlamak amacıyla gerçekleştirilen zahmetli bir proje. Üçer dakikalık 22 kısa film, bütün dünyadan izler taşıyor. Belki de !f'in bu seneki en deneysel filmi "Kinogamma", doğaçlama çekimlerin bir araya getirilmesiyle yapılmış. Kurgusu zahmetli geçmiş olmalı. "Kinogamma", "Doğu" ve "Uzak Doğu" olmak üzere iki bölüm halinde birbirinden bağımsız olarak izlenebilir.

"Fantastik Filmler" kategorisinde "Sita Sings The Blues" ve stop motion animasyon "Edison & Leo" olmak üzere iki adet canlandırma var. Ancak, çok daha fantastik bir film "Sauna". Dini metaforlarla yüklü "Sauna", Hristiyanlık ve Paganizm arasında süren savaşın ardından, arazide dini bir inanç yolculuğuna çıkan asker iki kardeşin arınma serüvenini anlatıyor. Bir bilim kurgu denilebilecek "Franklyn" de yine hatırı sayılır bir film.

Festivalin artık geleneksel olmuş diğer bir bölümü "Gökkuşağı". Farklı renklerden sinemanın söz sahibi olduğu bu kategoride, cinsel tercihleri sebebiyle sıkıntıya düşen insanların hikayeleri yer alıyor. İran'da cinsiyet değiştirmenin anlatıldığı "Be Like Others", Amerika'daki "moda" biseksüel cinsel eğilimlerin konu edildiği bir belgesel olan "Bi The Way", HIV olduğunu öğrendiğinde hayatı alt üst olan bir eleştirmen ile bedenini satarak geçinen Luke'un yolculuğunun anlatıldığı "The Living End" bu bölümde gösterilen filmlerden bazıları.

Tüm bunların haricinde, ABD'de filizlenen yeni bağımsız akımdan seçkiler sunan "Amerika'dan Yeniler", müzik üzerine yapımların bulunduğu ama içeriğini çok beğenmediğim için bahsetmek istemediğim "Karşı Sesler", Altyazı dergisinin işbirliğiyle seçilen "O Lucky Man" ve Dario Argento'nun "Deep Red"i olmak üzere yalnızca iki filmin yer aldığı "!f Kült", yeni korkularla "Nöbetçi Sinema" ve tabi ki "!f Kısalar" kategorileri de festival kapsamında gösterilecek.

Fragmanların da yardımıyla daha iyi bir seçim yapmak isteyenler, !fistanbul'un resmi sitesine bakabilirler. Bu yazıda ele alınan filmler çok kişisel beğenilere ve tahminlere dayanmaktadır. Muhtemel hayal kırıklıklarından yazar sorumlu değildir. Ama festival dediğin hayal de kırar, gönül de fetheder. Böylesi makbuldur!..f

1 Şubat 2009 Pazar

hollywood'a kafa tutan kaçık: jim jarmusch

Tesadüfi olarak elimi sürdüğüm sanat eserleri sonradan benim için çok özel oluveriyorlar. İçeriğiyle ilgili en ufak bir fikrim olmadan, arada sırada ismini beğenerek, kapak tasarımını beğenerek satın aldığım kitaplar, filmler beni çoğunlukla yanıltmıyor. Hatta genelde beklentilerimin üzerine bile çıkıyorlar. Satın aldığım ilk orijinal DVD, konusu veya yönetmeni hakkında en ufak bir fikrimin olmadığı, sadece isminden hoşlandığım için almaya karar verdiğim Yedinci Müdür’dür mesela. Ne harika bir filmdir. Sürpriz film olarak izlediğim Kırık Çiçekler’i (2005) bir kenara koyarsak, Jim Jarmusch ile tanışmam da yine bir tesadüf eseri oldu. Bir gün beni onun Dead Man (Ölü Adam) filminin DVD’sini almaya iten şey, simsiyah DVD kutusunun üzerinde, bir kanonun içinde kalın kürküyle yüzü boyalı uslu uslu yatan Johnny Depp figürüdür. “Bu ne böyle acaba” diye meraklandığımı anımsıyorum. “Gel bakalım evimize.”

Ölü Adam’ı yurttaki odamızda gülmekten kırıla kırıla izledim. Sık sık da durdurmak (pause) zorunda kaldım. “Ne tuhaf şeysin sen böyle. Albenilisin de üstelik.” Jim Jarmusch sinemasına ilgim böyle başladı. Filmlerini beğendiğim sinemacıların neye benzediklerini de merak ederim. Kaçık tipini de görünce rahatladım; kendisiyle çok iyi anlaşacağımızı hemencecik anladım. Kendi garipliklerini sinemasına aktarmış, içi dışı bir, samimi bir adam gibi geldi bana.

Edebiyata meraklı sıradan bir orta sınıf Amerikalı olan Jim, gençliğini pek de gözde bir yer olmayan Akron, Ohio’da geçirmiş. Daha lisedeyken kendisini, çevresindekilerin sahip olduğu (nasıl başarmış bilmiyorum ama) Amerikan Rüyası tutkularından, zengin olma hayallerinden soyutlamış; onlara kendisini yabancı hissetmiş, uzak durmuş. Şöyle diyor: “Hayatın ya da hayat tarzının para etrafında şekillendirilmesi düşüncesinden hoşlanmıyorum…Bunun dışında pek çok hayat tarzı var. Moda fotoğrafçısı olmak istemeyen insanlar da var.” Ve ekliyor: ”Bütün hayatımı kazanç elde etme etrafında programlamaktansa, hiç param olmasın daha iyi.”

Marifet, bu türden bir çıkışı yapmak değil, içini doldurmaktır. Nazım Hikmet'in dediği gibi "neye yaradı?" dememek için. İkinci filmi Stranger Than Paradise (Cennetten de Tuhaf) ile yakaladığı ulusal ve uluslararası başarıdan (Cannes Altın Kamera Ödülü) sonra Hollywood'dan yağan teklifleri, bağımsız kalabilmek için elinin tersiyle itmiştir. Bedelini ödeyerek tabi ki. Bu bedel, 1980'lerin sonunda gayet ünlü bir yönetmen olmasına karşın çekmeyi planladığı filmlerde halen yaşadığı finansal problemlerdir.

Önceleri yazar olmaya kafayı takmış bulunan Jim Jarmuch, Columbia'da Amerikan Dili ve Edebiyatı eğitimini dereceyle bitirmiş. Okulu bitirmesine bir dönem kala edebi araştırmalar yapmak üzere Paris'e gitmiş. Burada, edebi araştırmadan çok geyik yapmış desek yeridir. Birkaç haftalığına gittiği Paris'te 1 yıl kadar kalmış ve burada sinema tarihi efsanesi Cinematheque'in müdavimi olmuş. Japon ve Avrupa sinemasını izleme fırsatı bulmuş. Paris'te yine kendine yakışanı yapmış ve bir sanat galerisi için kargo taşımacılığı yapmak gibi absürd işlerde çalışarak hayatını kazanmış. Filmlerinde kullandığı sabit kamera açılarının Paris'ten yadigar olduğu bilinir. Konuyla ilgili olarak Jarmusch: "Hareket halindeki bir kamera, izleyicinin gözünü görüntülerin peşine takılmaya zorlar, bakışlarını tutsak eder. Oysa benim filmimin böyle keyfi hareketlerle alakası yoktur; gözlemlemeyle ilgilidir..." Bu türden bir sinematografik yaklaşımın, yönetmen sinemasının önemli isimleri arasında da yaygın olduğunu zaten biliyoruz. Abbas Kiarostami bu sanatsal tercihi bir adım daha ileri götürerek "ben izleyicilere salonda uyuma özgürlüğü veren filmleri seviyorum" demiştir.

O vakte kadar bir tane dahi kısa film çekmemesine rağmen Jim Jarmusch, Paris macerasından sonra New York Film School'a (ilginçtir) burslu olarak kabul edilmiş. Okuldaki ikinci yılının sonunda, aldığı bursu ilk uzun metrajlı filmi Permanent Vacation (Sürekli Tatil) için harcayarak önemli bir diploma sahibi olmak yerine, önemsiz bir film sahibi olmayı tercih etmiş. Önemsiz dediğim bu ilk film dahi, Jim Jarmusch'un tüm külliyatında takip ettiği aykırı yolun en belirgin izlerini taşımaktadır.

Karakter ve atmosfer

Jim Jarmusch sinemaseverlere bir öykü vaat etmiyor. Giriş, gelişme sonuç yok. Yok da yok. Bunun yerine absürd karakterler ve bu insanları içine alan kapalı, iç sıkıcı mekanlar var. Yersiz yurtsuz, parasız genç adamlar, tufaya getirilip hapsi boylayan beceriksizler, William Blake'i ağzından düşürmeyen edebiyat meraklısı Kızılderili, "Samuray" yasasına bağlı zenci tetikçi... Sahiden canı sıkılan adamlar, bir baltaya sap olmayanlar, olamayanlar. Tüm bu insanları çepe çevre saran New York'un kenar mahalleleri, metruk daireler, sokaklarda uçuşan çöpler, gazete parçaları, bulutlu bir gökyüzü... Jarmusch, endüstri-sonrası atmosferini seviyor. Loş sokakları gösterirken hoşlandığı müzikleri kullanıyor. "This is my neighborhood" der gibi yadırgamadan seviyor.

Jim Jarmusch bir konudan yola çıkarak senaryo yazmak yerine, kendisine ilginç gelen karakterlerden yola çıkmayı tercih ettiğini itiraf etmiştir. Farklı dönemlerde gözlemleyip not ettiği karakterleri bir araya getirerek ortaya bir film çıkarmaktadır. Bu "önemsiz" insanların toplumca genel kabul gören yaşam tarzıyla hep bir problemleri vardır. Genelde işsiz veya parasızdırlar. Uyumsuzdurlar. Bu uyumsuzluk, asla anarşizm benzeri politik bir duruşu beraberinde getirmez. Ne dünyayı değiştirmek isterler, ne de politika yapmak. Hayatta ulvi bir amaçları yoktur. Tek istekleri sınırları zorlayarak kendilerine bir alan açmaktır. Buna benzer tipler aynı filmde bir araya geldiklerinde ortalık birbirine girer. Karakterlerin çatışmalarından doğan güçlü bir mizah filmi sürükler. Jim Jarmusch'un alamet-i farikası kendi yarattığı bu absürd insanlar komedisidir.

Karakterlerini bulaştırmayı sevdiği en belirgin konu dil problemidir. Özellikle Roberto Benigni'nin Jarmusch filmlerine katılmasıyla bu iletişimsizlik hali tavan yapar. Yine bir röportajında Jim Jarmusch, diyalogları kısa tutmayı benimsediğini de söylemiştir. İletişimsizlik haricinde dikkati çeken bir diğer detay da yine okumaktan haz duyduğu edebiyatçıları ya da eserlerini filmlerine konu etmesidir. 1986 yılında Roberto Benigni ile yaptığı Down by Law (Türkçeye "İçeridekiler" olarak çevrilmiş, lakin tam karşılamıyor), tipik tuhaf karakterleri, karanlık atmosferleri, dil problemi ve Robert Frost'un "The Road not Taken" şiirinden esinlenilmesiyle, Jarmusch sinemasının tüm belirgin özelliklerini kapsayan kült bir filmdir.

Sevdiğim adamları uzun uzadıya anlatmak gerçekten hoşuma gitmiyor. İzleyin görün yahu! Ne desem boş. Diğer favorilerim arasında Night on Earth (1991) ve Dead Man (1995) bulunmaktadır. Coffee and Cigarettes’i (Kahve ve Sigara) henüz izleyemedim. Lakin o da şanlıdır. İzleyiniz. Amerikan yol filmlerinin öncüsü, Quentin Tarantino gibi kendinden sonraki bağımsız sinemacıları derinden etkilemiş, "bağımsız sinemanın tuhaf kralı" Jim Jarmusch sizi de şaşırtacaktır.