politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2009 Perşembe

"turnusol kağıdı nasıl bişey hocam?"

Gerçi güzel ülkemizde gündem çok çabuk eskiyor kuzum lâkin şu faşizm muhabbeti de Türkiye Cumhuriyeti siyasetini anlamaya çalışan zavallı beyinlerimiz için pek öğreticiydi. Başbakan ne demiş: "Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu... Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi." Ne diyeyim, "bravo" demekten başka. Cumhuriyet tarihi böyle "münferit" olaylarla dolu. Ermeni, Süryani, Yahudi mallarının yıllara yayılan sistematik yağmasından tutun da (geçenlerde Siirtli bir adam- Kürt- dedesinden kalan arsanın Süryani malı olduğunu öğrenmiş, vicdanına sığdıramamış ve arsanın gerçek sahiplerini yıllar sonra İsveç'de bularak iade etmiş), Varlık Vergisi ve 5-6 Eylül olaylarına kadar bir dolu şey var. Akıllara zarar bir Sevgi Erenerol kilisesi olayı var mesela. Neymiş, Atatürk'ün isteğiyle Türkiyeli Ortodokslar bile Fener'deki kiliseye gitmek yerine "milli" bir kiliseye devam etmeliymişler. Sonuç: Saçmasapan bir kadın ve onun komplo teorilerini uslu uslu dinleyen "saygıdeğer" generaller ve general olmayan diğer sert çocuklar (of of of, bu düşüncelerle askere gidersem n'olur hiç bilmiyorum (: ). Haa bir de kilisede elde var sıfır mürit. Tüm bu faşo tabloya darbeler sonrasında göç eden "etnik" insanları eklemiyorum bile.

Başbakan insanının bu çıkışı tutarlı mı orası başka tabi. Seçim ayları yaklaşırken Güneydoğuya inip "ya sev, ya terket" mealinde şeyler söyleyen de Erdoğan'dı. Birkaç ay sonra "azınlıklıkları kışkışladık, fena mı oldu?" diyen de onun sevgili bakanıydı ("nereye bakıyor bu adamlar?"). Buram buram popülizm... Geçen gün babam bir anısını anlattı. Bulgaristan'da yeşil sahalarda top koştururken babama rakipten bir hödük soruyor: "Çingene misin?" Babam da "gururla": "Hayır, Türk'üm." Cevap:" Türkiye'ye git o zaman." Vecdi Gönül zihniyeti işte n'aparsın. Her yerde aynı.

Başbakan "leb" dese muhalefet "lobi" dediğinden, bu sözüm ona itirafa tepki koymaktan da geri durmadılar. MHP Erdoğan'ı tarih bilmemekle suçlarken, CHP de "bir Başbakan kendi ülke tarihini suçlamaz" demiş. Pes, pes, pes...
Süper, süper, süper... Birisi ortanın solu, birisi Turancı. Nasıl oluyorsa yedikleri içtikleri yıllardır ayrı gitmiyor.

Fen kitaplarındaki turnusol kağıdının neye benzediğini oldum olası merak etmişimdir. Bazı kankilerimiz gibi (onlar kendilerini biliyor (:) taa Fen liselerine de gidemediğimden bu yaşıma kadar hiç turnusol kağıdı görmedim ("sen hiç turnusol kağıdı gördün mü anne?"). Gördüysem de hatırlamıyorum. Bu faşizm muhabbeti de Türk siyasetinin turnusol kağıdı gibi. Kim nedir, neyin nesidir, nerede durur, hayat görüşü nedir? Hepsi turnusol kağıdının marifetiyle anlaşılıyor. Kim kırmızı, kim mavi? Kim asidik, kim bazik? Gel vatandaş gel! Bu deney tüpünün içinde her şey var: Faşizm, popülizm, devleti koruma içgüdüsü (devleti korurken kendi sınıfını yâd etme içgüdüsü diyelim), sağın, solun, ortanın, egemen güçlerin birbirine karışması, sıfır hafıza ("Speak, Memory")... Bir tek asker eksik. O da müdahil olmak istiyorsa elini çabuk tutmalı. Ama onun da başında şimdilerde bir mayın belasıdır gidiyor. Vakti yok, n'apsın.

Tüm ülkeyi hava gibi sarmış olan bu aptallık durumu beni hüzünlendirse de çoğu zaman o kadar komik geliyor ki, bazen bir kara mizah filminin tam ortasında yaşadığımızı düşünüyorum. MTK Budapeşte maçında 2. golü yedikten sonra yedek kulübesinde oturduğu yerde alnına bir şaplak atan Rıdvan gibi, şakağıma tokatı yapıştırıyorum. Ve anlıyorum ki gerçekmiş.

Küçükken, annemin babamın ablamın, dahası toptan bütün insanların bana oyun oynadıklarını, bir zaman gelip yüzlerindeki maskeleri çıkarıp "oyun bitti artık" diyeceklerini ve tiyatro sahnesinin perdesini indireceklerini düşünürdüm. Bu çocukça düşünceyi halen gazete okurken, haber dinlerken sık sık hatırlıyorum. Ha-tır-la-tı-yor-lar. İşler gerçek olamayacak kadar komik, ama sanal olamayacak kadar da acı. Tam bir "black humor" anlayacağın. Ankara'dan piyasaya sürülerek tüm ülke sinemalarında kapalı gişe oynuyor.

1 Nisan 2009 Çarşamba

sandıktan tavşan çıktı!

Çok şükür ki, bir sürü senden benden değersiz adamın megafondan bir tarafını yırttığı; zaten çok dandik olan olan popüler şarkıları politize edip minibüslerine sığdırabildikleri en büyük hoparlörlerden bangır bangır zorla dinlettiği; sağı solu, posta kutlarını, kapı önünü seçim afişleri ve broşürlerle doldurdukları açık hava sirki sona erdi. Doğrusu bu ya, eskiden bu işler daha bir şatafatlıydı. Bu görüntü ve gürültü kirliliğinin şiddeti, günümüz seçimlerinkinden bir kaç kat daha fazlaydı. O zamanlar "kararsız seçmen", daha bir kararsızdı belki de. Ve o yüzden olmalı ki, "o"nun aklını çelmek için daha başka göz alıcı şaklabanlıklar, ilüzyonlanlar, akrobatik hareketler yapmak önem taşıyordu. Neyse... O devirler geçiyor artık galiba.

Ülkedeki bu (göstermelik de olsa) demokratik ortamı, özgürlüğü sevmiyor değilim. Lâkin, bu işleri sirk olarak görmekten de kendimi alamıyorum. Çünkü, Murat Belge'nin tespit ettiği gibi "seçimler yine bir sol partinin katılımı olmadan tamamlandı." Bu, benim gibi kendini "apolitik" addeden birinin "solcu" olduğu anlamına gelmiyor. Sağolsun, güzel memleketimizde politikacılar o kadar apolitik ki, bendeniz gibi "apolitik" kimseler en uçtaki politikler oluveriyor. Kendini aydınlık Türkiye'nin partisi ilan eden AKP, bir taraftan kendi cemaatini beslerken (Deniz Feneri ve daha nicesi), "kriz bizi teğet geçecek, var mısın iddiaya?" diye insanlarla dalga geçiyor. Yılmaz lider Deniz Baykal ile, "Davos Fatihi" ve üstelik "Son Osmanlı Padişahı" mitinglerde "magandayım/magandasın/magandayız"ı tartışıyor. Cırtlak sesiyle öfkeli konuşmayı marifet sanan Devlet Bahçeli (lütfen artık ameliyat filan olsun), her seçim öncesi gittiği tipik illere gidip, yaygara koparıp geri geliyor. Şimdi okuyanlara soruyorum: "Hangisi sizi temsil ediyor?" Ben kendime göresini bulamadım. Al birini, vur ötekine. Üstelik daha da ileri gideceğim. Bu "önemli" şahsiyetlerden kendimi daha üstün görüyorum. Halk diye aşağılanan insanların çoğunluğu, bu yaygaracılardan daha üstün. Eminim.

Seçim sonuçları beni hiç şaşırtmadı. Beni asıl şaşırtan, "AKP oyunu arttıracak, %50'yi aşacak" diyen anketler ve bu yönde görüş belirten (içerisinde sevdiğim gazete Taraf'ınkilerin de olduğu) köşecilerdir. Soru: Endüstriyel şehirlerde insanlar işlerini kaybetmiş, bir derya borca batmış ve üstelik Başbakan tarafından alaya alınmış iken, nasıl olacak da AKP'nin oyu artacak acaba? Bu "sıradan" insanlar yıllardır zannettiğiniz gibi aptal değil. Vekillerinin gazına gelip "ceketimi göndersem seçilir" diyen Erdoğan, Şanlıurfa'da "kıçı kırık" bağımsız adaya yenilince şaşım şaşım şaşıyor. Bir yandan "Kürt sorunu benim sorunumdur" deyip, sonra da adamların yüzüne "ya sev, ya terket" diyor. Diyarbakır kalesini düşürmekten dem vururken, TRT kanalını açınca Kürt meselesini hallettiğini; şimdi tüm oyları toparlayacağını zannediyor. Asıl ben bu aymazlıklara şaşıyorum.

AKP'den kayan oylar MHP'ye gidiyor. MHP'den kayanlar, CHP'ye... Ara sıra bunların yönü değişiyor. O kadar. Yoksa sonuçta hepsi faşizan (CHP de "sosyal demokrat" falan değil; bildiğin "nasyonal sosyalist"), hepsi çıkarcı. Nitekim, seçim sonrası yaptığı açıklamalarla Cemil Çiçek bu ortak faşizan zihniyeti saklamıyor: "DTP de Iğdır'ı da alarak Ermenistan sınırına dayandı; dikkat etmek gerek." Eski numaralar bunlar Cemil'cim. Artık, "Kürtler Ermenilerle işbirliği yapıyorlar; vatan haini bunlar" demeye getirmenin modası geçmedi mi? Ermeni sözcüğünü (soyunu) bir hakaret ve siyaset sahasında kontra-atak (bir nevi Sergio Ramos) olarak kullanan sen ve senin iktidarın mı bizi AB'ye taşıyacak? Geçin bunları.

Her şeye rağmen, Alper Görmüş'ün kendi köyündeki seçim manzarasını aktarırken yazdığı şu paragraflar, gelecek için daha bir umutlu olmamızı mümkün kılıyor:

"Bizim köyde yazın hemen hemen her hafta sonu bir düğün vardır ve bütün düğünler köyün güreş sahasında yapılır. İşte o düğünlerden âşina olduğum iskemleler bu defa yarı-düzenli bir tarzda okulun bahçesine dizilmişti ve köyün erkeklerinin büyük bir bölümü oturmuş sohbet ediyor, bir yandan da oy vermeye yeni gelenlerle selamlaşıyorlardı. Belli ki oy vermek için ev halkını getirenler, onları yolcu ettikten sonra okuldan ayrılmıyor, orada kalıyorlardı. Öğleden sonra gitsem okul bahçesinin çok daha kalabalık olacağı muhakkak.

Besbelli bayram yeri gibi, düğün alanı gibi algılanıyor sandık mekânları... Zaten herkes “düğün kıyafetleri” içinde ve ortada açık bir coşku hali var.

Seçim gününü böyle bir ruh haliyle yaşayan insanların, sandığı önlerinden kaldırmak isteyenlerle hiç işlerinin olmayacağını kolayca tahmin edebilirsiniz. Nitekim ben bugüne kadar, hangi partiyi tutarsa tutsun, hiçbir Margazlının ağzından “bu işi asker paklar” gibi bir şey duymadım."

İyi seçimler Türkiye... Şapkadan pardon sandıktan yine tavşan ile havucu çıktı; ama olsun. Daha da iyi olacak inşallah.

21 Aralık 2008 Pazar

Canan Arıtman ve Türkiye'de Ermeni olmak

Aydınların başlattığı özür kampanyasının yankıları (haliyle) devam ediyor. Bu "aykırı" girişimin lanetleneceğini, uçlara itileceğini tahmin etmiştim. Dışişleri önce girişime negatif anlamda tepki göstermedi. Pozitif bir şey de söylemedi, tabi ki. Başbakan kampanyayı desteklemedi ve sert bir dille eleştirdi. Genelkurmay durumdan vazife çıkarıp, girişimi kınadı. Eski büyükelçiler, 70'lerdeki ASALA cinayetlerini dayanak göstererek karşı kampanya başlattı. Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı olduğundan beri takındığı tarafsız tutuma sadık kalarak ifade özgürlüğünü savundu ve devlet şapkası taşıyanlar arasında farklı bir yerde durmayı tercih etti. Bunlar olurken, CHP'nin de resmi söyleme yakın bir tavır alacağını öngörmek zor değildi. Lakin, bir kadının çıkıp, diş gıcırdatarak işi aile şeceresi çıkarmaya götürmesi herkese fazla geldi (CHP kınama cezası vermiş, ama TV'ye izinsiz çıktığından ötürü, saçmalamasından ötürü değil). 

"Abdullah Gül'ün annesinin kökeni araştırılsın." Bu sözler, kendini "modern" ilan eden, asla başörtüsü takmamakla gurur duyan bir kadına ait. Üstelik de milletvekili. Canan Arıtman'ın modern olduğuna katılıyorum. Hatırlayalım, Hitler de modern bir figürdü. 2. Dünya Savaşı'yla birlikte modernizm çöküp, yerini post-modernizme bırakmıştı üstelik. "Böyle modernizm olmaz olsun" dedi dünya, taaa 60 yıl önce. Bizdeki modernizm ise sürüyor. İlgiyle izliyoruz. 

Her ne kadar bu "Cumhuriyet kadını"mız çok haketse de, artık kimseye "faşist" diyerek bir yere varılamıyor. Zira, o sözcük çok sıradanlaştı. O kadar çok olur olmaz kullanıldı ki, ağırlığını yitirdi. Artık, kimse üstüne alınmıyor. Durumu anlatmak için, Ermeni bir serbest meslek sahibinin söylediği "Nasyonal Sosyalist" tanımlamasını kullanmak bana daha cazip geldi. Şöyle devam ediyor Garo Taylan, "...nasyonel sosyalizm yapıyorlar, bu da onun bir tezahürü diye düşünüyorum. Açık şekilde ırkçılık. Şaşırmadım ama iğrendim." Gazetede adının yer almasını uygun bulmayan (neden acaba? Kendisine dava açmak üzere hazır ve nazır bekleyen çalışkan savcılar iyi bir sebep olabilir mi?) Ermeni doktor eklemiş: "...Türk veya Kürt olduğunu söyleyen birçok ailede Ermeni var ve hepsi kadındır, çok normal. Bu yüzden sözlerle Ermenileri aşağılarken, aslında bir şekilde kendi şiddetle reddettikleri şeyleri de onaylamış oluyor(lar). Irkçıların söyleyeceği budur. Geçmişi reddeder, sadece kendi toplumunun iyi işler yaptığını düşünür. Nazi toplumunda Yahudilerin aranması gibi, Ermenileri toplum da böyle araştırıyorsa zaten korkunç bir şey. Böyle bir sorgulamanın Nazilerden ne farkı var?"

Radikal'in Canan Arıtman meselesini Ermenilere sorması beni sevindirdi. Çok yerinde bir tespit. "Kökeni araştırılsın" diyerek bir insanın Ermeni kökenli olmakla suçlanması, düşünebiliyor musunuz o ırka mensup kişilerin nasıl da canını sıkmıştır. Üstelik de bu ırkçı suçlamanın (Ermeni olmak bir suçlama ülkemizde) bir milletvekili tarafından (hem de modern Cumhuriyet hamfendisi kendisi; ama işte başın açık ya da kapalı olması Şile bezi ile olmuyor) yapılması, toplumumuzun en üst seviyesinden (mi acaba?) kabul görmesi kimseye inanılmaz gelmiyor. Kimse "tüm bu hengamede Ermeniler kendini nasıl hissediyordur" diye sormuyor kendine. Kimse "yahu şu sevdiğimiz çocuk, NTV spikeri Loran Vayloyan alınır mı acaba" ya da "Alin Taşciyan üzülür mü", olmadı "Hayko Cepkin bize kızar mı" diye sormuyor. Siyaset icabı bir saçmalık da olsa, Hayko Cepkin'in dediği gibi bir gaf da olsa,-

(kiiii, gaf istemeden söylenen bir sözdür, burada ise kemikleşmiş düşüncelerin barındığı kocaman bir kalınkafa söz konusu. Gaf asla değil, tezahür daha doğru. Nitekim, Arıtman sonrasında sözlerinin arkasında durdu. Üstelik Abdullah Gül'e ayakkabı fırlatmaktan haz duyacağını da beyan etti)

-Abdullah Gül bir Ermeni olduğu için suçlanırken, ne hissediyorlar bu insanlar? Mesela, matbaacı ve radyo programcısı olan Hayko Bağdat, "annesinin Ermeni olması ihtimali, Gül’ün suçlanma sebebiyse, gerçek Ermeni olan ben ne yapacağım? Benim cumhurbaşkanı olma ihtimalim var mı? İtfaiye amiri bile olma şansım kalıyor mu?" diye sormuş. Buna nasıl cevap vereceğiz? 

"Ermeni dölü" olmak ayıbı toplumda o kadar kanıksanmış ki, Ermeni olarak yaşamaya çalışmak, Ermeniler için onyıllardır zaten böyle bir şey. Bana öyle geliyor ki, onlar çoktan alışmış buna. Yaşamın kıyısından köşesinden dolanarak, Türkiye sokaklarında bir hayalet olmaya çalışarak yaşıyorlar. Bir taraftan da başarılı olup kendilerini kanıtlamak istiyorlar. Kendi etnik kökeninin bir küfür olarak kullanıldığı bir toplumun içine doğmak ve orayı severek, orada yaşamaya mecbur olmak böylesine manyakça bir şey olmalı işte. Bu duyguyu bir Bulgaristan göçmeni olarak nispeten anlıyorum. Küçükken babama mahalledeki Bulgar arkadaşları şöyle dermiş: "İyi çocuksun ama Türksün."  

Sinema eleştirmeni Alin Taşciyan, Ermenilerin nasıl dikenüstünde yaşadıklarını şöyle anlatmış: "...bu imza kampanyasından rahatsız oldum. Çünkü bu kampanyalar tartışmaları deşiyor. Ben ne kadar kendimi sıradan bir insan diye tanımlasam, herhangi bir kimliğe saplanıp kalmasam da damgalanan, ille de Ermeni diye sınıflanan, tehdit edilir bir konuma sokuyor." Avukat Selina Özuzun: "Arıtman farkında mı ki, bu ülkede böyle içgüdüsel olarak, fütursuzca sarf edilen sözler nedeniyle insanlar öldürülmektedir."

Yeni bir gelişme olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bu öğleden sonra ailesinin soy ağacını beyan etti. Böyle saçma bir şey yapmaya hiç gerek yoktu. Kimse kimseye soyunu sopunu sıralamak mecburiyetinde değil. En iyisi, soyağacına girmeden hanımın ağzının payını vermekti. Böyle yaparak Abdullah Gül, "Ermeni" sözünün bir küfür olduğunu dolaylı yoldan olumlamış oldu. 

Not: Dış görünümüyle "Cumhuriyet kadınıyım ulan" cakaları satan malum insanın nasıl bir ideolojide olduğunu anlamak için düşünce röntgeninin icadını beklemeyen CHP'ye ve AKP'ye oy vermiş bir grup İzmirli, AKP'li Vecdi Gönül ve CHP'li Canan Arıtman'a oy verdikleri için, ozurdiliyorum.wordpress.com adresinde halktan özür diliyor. Bir göz atmanızı tavsiye ederim. 

2 Kasım 2008 Pazar

haftanın güzeli (I)

Bazen öyle şahane yazılar okuyorum ki, "vay be adam döktürmüş; bunu herkese göstermem gerek" diyorum. Hatta gazeteden kesip evimizdeki panoya bile astığım oluyor. Evimizde çok kalabalık değiliz ama arada sırada gelen misafirler, geçerken uğrayanlar merak etsin okusun diye yazıları teşhir ediyorum. İyi huylu bir teşhir olsa gerek. Benzer heyecanı, coşkuyu veya hüznü hissedip hissetmediklerini merak ediyorum. Amaç propaganda değil, samimi paylaşım. Dürüstlük adına en çok Taraf ve Radikal okuduğumu söylemem gerek. Bu gazetelere ciltleri hassas olanlar varsa "haftanın güzeli"ni boşversin.

İlk haftanın güzeli, grotesk bir güzel (anti-güzel); Taraf'tan Alper Görmüş'ün "medyaironik" adlı köşesindeki 28.10.2008 tarihli köşe yazısı. 1980 döneminde Diyarbakır cezaevinde tutuklu bulunan bir tanığın (Selim Dindar) yaşadıklarını alıntılamış. Anlatılanlar o kadar hazin ki Alper Görmüş alt başlıkta uyarmış: "Oku, dayanabilirsen".

"Dışarıdaki beton avludaki eğitimden canlı dönemeyeceğimizden korkuyorduk. Çünkü bu eğitimler işkenceyle yapılıyordu. Avlunun ortasında bir kapak vardı. Oradan hapishanenin ya da mahallenin lağımı akıyordu. Her birimiz tek tek o lağım suyunun içine indiriliyorduk. Lağımın içinde nefesimiz kesilene kadar tutuluyorduk. Diyarbakır cezaevinde yatan herkes yaşadı bunu. O pisliği içmedim, yemedim diyen gururu yüzünden yalan söylüyordur. (...) Kıştı, bir hafta boyunca gece o beton avluda suyun içinde yatırıldık. İhtiyacımızı suyun içinde yapıp ısınmaya çalışıyorduk."

Devam...

"Elimde sigara söndürme izini görüyorsunuz. Yumurtalık bölgemde de sigara, kibrit söndürdüler. Mahkemede bir hemşerime tebessüm ettim diye bir gardiyan elime beş milimlik çivi çaktı. Copu ısırtıp tekmeyle vurdular ve sonra ağzımdan dişlerimi copla birlikte çıkardılar. Ağzıma soktukları copu sağa sola döndürdüler, gördüğünüz gibi ağzımı yanından yırttılar. İnsanoğlunun bunları nasıl yapabildiğini kavrayamıyorum. Gözümün önünde öyle çok olay oldu ki. Ölümler, işkenceler... Abbas Çelik diye bir köy sahibi vardı. Oğlula birlikte içerideydi. Oğluna soktukları copu çıkartıp babanın ağzına veriyorlardı. Sonra babaya soktuklarını oğlunun ağzına veriyorlardı."

Dahası var...

"Mesela Mehmet Salih Besen olayında gerçeklik duygumu ben tamamen yitirdim. 50 yaşlarındaydı. TKİ'de memurdu. Kendisini ve bizleri ölü zannediyordu. 'Biz ölüyüz, şu anda kabirdeyiz' diyordu. Biz, 'Amca yok öyle bir şey, hayattayız' desek de, koğuşun aslında bir mezar olduğunu öyle mantıklı savunuyordu ki, ben dahil bazılarımız ölü olduğumuza inanmaya başlamıştık. Mesela cuma günleri görüşme günümüzdü. Bize soruyordu. 'Bizi ziyarete gelenlere biz dokunabiliyor muyuz? Hayır. Bize uzaktan bakıyorlar, ağlıyorlar ve gidiyorlar. Çünkü onlar bizim kabrimizi ziyaret ediyorlar. Cizre'de biliyorsunuz kabir ziyareti cumalarıdır' diyordu. Gardiyanların da zebani olduğunu söylüyordu. Gerçekten de koğuşun camları boyalıydı. Biz dışarıyı göremiyorduk, koklayamıyorduk, duyamıyorduk. "

Son bölüm...

"Ferhat Kortay hemşerimdi, elektrik mühendisiydi, samimiyetimiz vardı. Sabaha karşı saat üç sularında koğuşta müthiş bir patlama oldu. Bir arkadaş alevlerin üstüne su döktü. Alevlerin içinden bir ses geldi. 'Bu bir yangın değil, eylem. Kahrolsun işkence, kahrolsun vahşet' dedi. Alevler küçüldüğünde biz o dört insanı kafa kafaya vermiş gördük. Ben Ferhat Hoca'nın başucuna gittim. Eğildim, 'Hocam bir şeyler söyle' dedim. Dişleri kenetlenmişti. Tıslar gibi bir sesle zorlukla, 'Bana türküyü söyle' dedi. 'Sevdalım' adında çok sevdiği Kürtçe bir aşk türküsüydü bu. Ben ağlayarak türküyü söylemeye başladım. Beni teselli etmek ister gibiydi. Ağlamamam için bana tebessüm etti. Tebessüm ederken yanaklarından etler dökülüyordu."

Bitti. Bilmemiz gerekti. Üzgünüm.