zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Kasım 2008 Cuma

masumiyetin perde perde solmakta

Tuhaf bir geceydi. Önemsiz birkaç saatlik uykudan sonra, samimi bir sıcaklığa teşne, ansızın uyandım. Geçici bir uyanıklık değil, bilincim tamamen açıldı. Kafama görüntüler, düzensiz kaba saba şiirler üşüştü. Bir sürü karamsar düşünce. O an anladım ki artık uyumak imkansız. İçimi onulmaz bir sıkıntı kaplarken aklıma Kafka'nın böceği geldi. Yerde yatmaktan rahatsız oldum. Kalkıp koltuğa geçtim. Biraz yüksekte kendimi daha değerli, daha insancıl hissettim. Küçülmek ve hiç anlaşamadığım annemin kucağında olmak istedim. Zira, yoktur anne gibisi. Umursamasak da çoğu zamanlar, karşılıksız nice bir sevgi, annemizden bize doğru ışıkla kolkola, dalga dalga yayılır. And we take it for granted. Ararız, tararız yoktur eşi benzeri. En az Edvard Munch kadar üzülürüz. Kızıl saçlı tanrıçamızı hiç bulamadık.

Aklıma kaybettiklerim geldi. Aşkta, kumarda, her haltta kaybettikten sonra uykumu da bu minvalde kaybettim. Çocukluğum. Masumiyetim. Hayallerim. Mutluluğun/mutsuzluğun kökeninde çocukluk mu var? O zamanlar hiç bilmeden, tüm saflığımızla hayal ettiğimiz şeyler mi şimdi karabasan gibi ciğerimize basıyor? "Alice Harikalar Diyarı'nda tecavüze uğramış".

Suçlu anılar. Hafıza. Hiç hatırlamasak mutsuz olabilir miyiz? Ama mutlu da olamayız. Bu iki zıt kutbun arasında hep bir nicelik dengesizliği vardır. Mutsuzluklar fersah fersah iken, mutluluklar bir gıdım. Ya da mutluluğun hoş tadı hep damağımızda kaldığından bize öyle gelir. 

Her şeyin kıvamını belirleyen zaman. İşte ona yapacak hiç bir şey yok. Her şeye, her yere bulaşmış. Örümcek adama uzaydan gelen kara maddenin bulaşması gibi, sıradan insanlara da zaman bulaşmış. Amerikalıların gravy dedikleri iğrenç bir bulamaç vardır. Salataya katılır. Zaman onun gibi bir şey. Koyu kıvamıyla tüm yeşilliklere, ağzına, yüzüne, çatala, kaşığa, peçeteye bulaştıkça bulaşıyor. Yedikçe koyulaşıyor ve artıyor. Hiç azalmıyor. Salata tabağının içinde olduğumuz sürece -ki başka bir yerde olma şansımız şimdilik yok; çocukluğumuzda salata tabağının bilincinde olmadığımızdan gravy nin de bilincinde değildik ve rahattık, rahatmışız-, gravy nin adı gibi ağır münasebetsizliğiyle (bu lafı hiç sevmesem de) yaşamayı öğrenmek zorundayız. 

Şimdi adam olduk da, ya da olmadık da n'oldu? O şarkıda dediği gibi "bu baltaya sakın sakın sap olma"dık da n'oldu? Saplı da olsak, sapsız da aşama aşama çıkarcı, ikiyüzlü, yalancı korkaklar olmadık mı? Git gide her şeyden vazgeçtik. İdeallerimizi ve irademizi yadsıdık. Konformist olduk. En nihayetinde bir şekilde küp küp doğranıp salataya katıldık. Henüz sertiz salatanın içinde, tadını bozuyoruz; ama herşey, herkes gibi ordayız. Üzerimize gravy dökmüşler. Heryerimize bulaşmış. Direnmemiz biraz daha sürecek lakin masumiyetimiz perde perde solmakta. Bizi de yiyecekler. 

Not: Sonradan hatırladım. "Gravy" salataya değil, et yemeğine katılırdı. Ama olsun. Demiş bulundum. Siz katın bakalım, n'olacak.

26 Kasım 2008 Çarşamba

işin kolayına kaçmak

Bugün yolculukla geçti. O yüzden günü boş geçmemek adına, kendisinden aldığım çok özel izinle cherbe nin 10 Kasım'daki Tarkovski yazıma atfen yazdığı yorumu, henüz okuyamayanlar için tekrar yayınlıyorum. Müzikle ilgilenenler için, tek resimli üyemiz cherbe nin "Groove Geek" isimli bloguna bir göz atmanızı tavsiye ediyorum. Sağol bilader. Beyninin kıvrımlarına sağlık. 

"Bu yazının yeni bir şeyler söyleyebilme kaygısının olmadığı çok açık. Ama bilineni bu kadar güzel ifade edebilmek de önemli bir özellik. Özellikle zaman konusunda yapılan vurgu çok önemli. Hayatımızda maddenin ve mekanın yapaylığından, göreceliğinden sürekli yakınsak da, zaman olgusunu hiç sorgulamayız nedense, kabul ederiz. Nasıl ki bazen fiziksel yanılsamalar görüyorsak, bir şeyleri farklı algılayabiliyorsak, zamanın da yanılsamadan ibaret olduğu gerçeği öylece duruyor karşımızda. Eğer haddimi aşıp bir adım ileri gitmem gerekiyorsa, zaman yoktur diyebilirim. Bu da acı bir gerçektir. Bir milyon yıl ile bir saniye arasındaki farkı kim söyleyebilir? Dün ile çocukluğunuz arasında ne kadar fark var? 

Zaman denilen olgunun gerçek ve somut olduğu konusunda o kadar şartlanmışız ki, ölçüp biçip takvimler çizmişiz, saatler takmışız kolumuza. Belki de dünyanın dönerken çıkardığı sesi o yüzden hiç duymadık, dünya hep aynı 'hızla' ve kendimizi 'bildik bileli' dönüyor. Zaman da ben doğduğumdan beri hiç durmadı, yavaşlamadı bile gözümde. Peki ya bütün evrenin ömrünü içeren rulo şeklindeki bir film şeridine dışarıdan bakıyor olsaydık, zamanın dışında bulabilir miydik kendimizi? 'Gelecekte' 'bir gün' zamanın sona er'ecek' olması nasıl olurdu? Bir rüyadan uyanmak 'üzere' olabilir miyiz? Bu açılımları bile zamandan bağımsız yapamamak gerçekten acınası ve insanı boğan bir kısıtlama. Sonsuz boşluk ile bir nokta arasında nasıl kesin bir ayrım yoksa, nokta denilen şey tanımlanamayan farazi bir varsayımsa, her zaman çizdiğiniz noktadan daha küçük bir nokta söz konusu ise, sonsuz zaman ile bir 'an' arasında da bir fark yok o nedenle. Her anı daha küçük anlara bölmek mümkünken, kim tanımlayabilir anı? O halde bir an bin yıldır diyelim, buna inanalım. Keza bizim bir anımız bir sineğin 10 yılı olabilir? 

Bütün zaman bir ana sıkıştırılsa ve biz çocuk oyuncağı gibi bu yoğun topla oynuyor olsak, belki asıl gerçekleri görebiliriz. Yani, frenklerin deyimiyle, 'kutunun' dışında düşünürsek ve hatta kutunun dışına çıkabilirsek. Ne mi var o kutunun dışında? İşte evrenin gerçek yapıtaşı belki de. Ne zamanın ne de maddenin olduğu, ya da bizim bildiğimiz şekilde olmadığı. 

İsterseniz, 'arkhe' diyin buna, isterseniz enerji, hangi felsefe ya da hollywood pazarlama stratejilerine konu olmuş terminolojiyi kullanırsanız kullanın, bahsettiğimiz şey her neyse, varlık aynı özden geliyor ve algı sistemimiz bunu madde ve zaman olarak boyutlara ayırmamızı gerektiriyor. Buna ihtiyacımız var. Nasıl ki gözümüzün görebilmesi için ışığa, kullağımızın duyabilmesi için de titreşime ihtiyaç varsa, beynimiz için de, bilincimiz için de 'zaman'a ihtiyacımız var. Beynimizn yapısı mükemmel olsa da, sınırları var. Algı sınırlarımız olması gerekiyor, yoksa aşırı algıdan bünyemiz aşırı uyarılırdı, yaşayamazdık. Düzenimiz etkilenirdi, otistik insanlarn yaşadığı şey de bu. Gözümüzün morötesini, kızılötesini algılayamadığı gibi, beynimiz de bu zaman-mekan kombinasyonunun 'ötesini' algılayamaz. O halde insanın bu koşullarda, 'hayat' ya da 'evren' sonsuz ortamda yaşamını sürdürebilmesi için zaman kısıtıyla yaşaması gerekiyor. Bu boyutun ötesine geçmek tehlikelidir bizim için. 

Zamanda yolculuk mümkün olsa bile, bir eksen üzerinde, bir boyut üzerinde ileri geri gitmekten başka bir işe yaramaz. Herkes bu konuya odaklanmış durumda. Zaman elbette göreceli ve ileri geri gitmemize zaten gerek yok. Biz zamanda yolculuk halindeyiz zaten. Asıl insanı hayrete düşüren, sanki kibrit çöpleriyle oynarmış gibi, zaman eksenine yeni bir eksen eklemek. 5. boyutlu düşünme ihtimali. Ya da zaman boyutunu çıkarıp farklı bir boyut ekleyebilmek. İhtimaller ne olursa olsun, birileri aksini iddia edene kadar, ya da bir gün yeni bir boyut kapıyı aralayıp çıkagelene kadar zamana ihtiyacımız var. 'Bununla yaşamayı' öğrenmemiz gerekiyor. Şimdi ben bu yazıyı yazmaya başlayalı, ne kadar zaman geçti emin değilim. Belki onbeş dakika, belki de bir ömür, önemi yok çünkü az önceki anlarım yok oldu. Ve zihnim bana hatırladığını söylemese, başka kanıtım yok aksini iddia edecek. İşte sanırım Tarkovsky ana akım filmlerde gördüğümüz 'daha da' çarpıtılmış giriş-gelişme-sonuç'la bağlanmış zaman kavramından kaçıyor. Çünkü zaman o kadar eğlenceli değil. Hiçbirşeye girmiyoruz, hiçbirşey gelişmiyor ve de sonuçlanmıyor. Tarkovsky'nin filmlerindeki o cam gibi zaman algısı, zamanı birebir hissetmek, aslında içinde yaşadığımız her saniyenin ne kadar 'yavaş' ve emin adımlarla aktığına şahit olmak, insanı kutunun dışına çıkarmasa da, yüzeylerine yaslanmasına yardımcı oluyor. Duvarlara sırtımızı dayayıp biraz düşünüyoruz, dinliyoruz dışarıyı..."