13 Nisan 2010 Salı
"haftanın güzeli" revisited: tribute to baskın oran
Hiçbir şeyden zevk alamadığım bu (umarım) geçiş döneminde, klasik Pazar günleri menemeninin yanında çerez niyetine okuduğum Radikal İki'de Baskın Oran üstadım yine döktürünce, blogun ilk günlerinde oldukça hevesle yayınladığım "haftanın güzeli" köşesini bir seferlik de olsa letafetiyle istisnai Baskın Oran (karşılaştırmalı hukuk tezi mahiyetindeki) kara mizahına ayırmanın değişiklik olacağını düşündüm. Okuduktan sonra bünyemde pekişen hissiyat: Gel de alıp başını gitme buralardan. Gel de İsveç'e, Danimarka'ya, Norveç'e ve benzerine göç etme.
Sabırla okuyunuz ve (nasıl olacaksa?) adalete olan güveninizi bir zahmet kaybetmeyiniz. Bitirdiğinizde, "vah memleketin haline" arabeski ile "çok iyi yazmış lan" keyfi arasında gidip gelen ikircikli şaşkınlığı hissedeceksiniz.
"Türk adaletine İngiliz isyanı
Leeds United’ın başkanı çok sert konuşmuş: “Bu şekilde bir adalet sistemine sahip olan Türkiye’nin AB’de yeri yok!” (Radikal, 05.04.10). Sebep: 10 yıl önce Taksim’de bıçaklanarak öldürülen iki taraftarın katilleri hâlâ bulunamamış. İngiliz başkan, Türk adaleti hakkında bizim bildiklerimizin binde birini duysa herhalde konuşmazdı. Çünkü dili tutulurdu. Yerime sığdığı kadarıyla birkaçını hatırlatayım.
1) Milletvekili Süleyman Sarıbaş bana ve Prof. Kaboğlu’na “Babanız kimmiş, ananıza sorun” dedi, Yargıtay “ifade özgürlüğüdür” diye beraat ettirdi (bkz. B.Oran, Radikal-2, 19.07.09).
Oysa Türk adaleti, bir yargıca “işgüzar” diyen gazeteci Nazlı Ilıcak’ı 11 ay 20 gün hapse mahkum etti (Milliyet, 01.04.10). Bu yargıcı tanıyorsunuz; Sincan 1. Ağır Ceza Yargıcı Osman Kaçmaz. Bir Yargıtay eski üyesi kendisine başvurmuş ve “Kayıp Trilyon davasında ben şahsen zarar gördüm” diyerek Gül hakkında (cumhurbaşkanı olması nedeniyle verilmiş) takipsizlik kararının kaldırılmasını istemişti. Yargıç Kaçmaz da kaldırarak Gül’ü yargılama yolunu açmaya girişmişti. Oysa O. Kaçmaz, Belediye-İş Sendikası davasında takipsizlik kararına yapılan itirazı şu gerekçeyle reddetmişti: “Sendikaya aidat ödeyen denetçiler suçtan zarar görmemiştir, itiraz hakları yoktur” (Haberaktüel, 24.05.09).
2) Hrant, 301’den mahkum edilince, kendini savunan bir yazı yazdı. Bunun üzerine Türk adaleti bir de “Adil yargıyı etkilemeye teşebbüs”ten (TCK 288) dava açtı Hrant’a.
Oysa, Org. Büyükanıt Şemdinli’de bombacıya “Tanırım, iyi çocuktur” demişti. Org. Başbuğ Ergenekon sanığı Org. Saldıray Berk için açıkça “Suçsuzdur” dedi (Taraf, 17.03.10). Türk adaleti soruşturma bile açmadı. Oysa, Askerî Ceza Kanunu md. 148/C şöyle diyor: “Siyasi amaçla demeç veren askerî şahıslar 1 ay ilâ 5 yıl arası hapsedilirler”. Aksine, HSYK, generallere söz söylemeye cesaret eden savcıların, ne biçim yargı bağımsızlığı ise, derhal defterini dürüyor: Org. Kenan Evren’e dava açmak isteyen savcı Sacit Kayasu’yu ve Org. Büyükanıt’ın adını iddianamesinde geçiren Şemdinli savcısı Ferhat Sarıkaya’yı memuriyetten attı. Org. Berk’i ifadeye çağıran Erzurum Savcı Tarık Gür’ü görevden aldı. Şimdi de Balyoz’un iki savcısını.
3) Malum gazeteci Can Ataklı, malum Yılmaz Dikbaş’dan alıntı yaparak, Helsinki Yurttaşlar Derneği kurucusu aydınlara açıkça iftira attı: “AB bunlara para yediriyor” (bkz. B.O., R-2, 22.02.09).
Türk adaleti, bu insanların tekzip yayınlatmasını bile önledi. 29.01.09 tarihli kararında, artık ilgiyi nasıl kurabildiyse, şöyle dedi: “Masum gibi gözüken Ermenilerden Özür Kampanyasına imza vermiş bu kişilere karşı çıkmak fikir ve inanç özgürlüğü kapsamındadır”. Aynen, bana “yabancı devletler tarafından maddi ve manevi satın alınmıştır” diyen gazeteci Mustafa Balbay’ı Yargıtay’ın “B. Oran, Agos yazarıdır. Kendi aleyhine eleştirilere, sert de olsa, katlanmak zorundadır” gerekçesiyle aklaması gibi. Yani, Türk adaletine göre, Agos yazarlarına küfretmek Türkiye’de artık hak. (bkz. B.O., R-2, 21.02.10).
4) Nijeryalı gariban mülteci Festus Okey, götürüldüğü Beyoğlu Asayiş Şube Müdürlüğü’nde 34 ay önce öldürüldü, Türk adaleti Nijerya’dan “Bu adam Festus Okey midir?” diye sordu ve tam 10 duruşmadır cevap bekliyor (İ. Saymaz, Radikal, 02.04.10). Halbuki, bir sığınmacı olan Festus’un resmî kimlik bilgileri Ankara’daki BM Mülteciler Yüksek Komiserliğinde mevcut (T. Korkut, BİA, 30.09.09).
Oysa, Türk adaleti, “taş atan çocuklar”a tek celsede 15 yıla varan cezalar veriyor. Bunların birçoğunun dosyasındaki tek “kanıt”, polis veya asker ifadesi. Tabii, bir de sırtlarının terli oluşu. Diyarbakır’da inşaat işçisi Mahmut Yaşar “ıslık çalarak bölücü örgüt lehine slogan attığı” için 10 ay hapis yedi (Milliyet, 19.03.10). Yine de şanslı; şarkıcı Rojda, bir şarkısıyla “terör örgütünün propagandasını yapmak”tan 1 yıl 8 ay almış bulunuyor (Radikal, 26.03.10).
5) Türk adaleti, gayrimüslim vakıf mallarına şu gerekçeyle el koydu: “Türk olmayanların kurduğu tüzel kişilikler gayrimenkul sahibi olamaz” (Yargıtay 1971, 74, 75 kararları). Bir Rum vatandaşa “Yabancı uyruklu TC vatandaşı” dedi (İstanbul İdare Mahkemesi, 17.04.96 tarihli karar) (İkisi için bkz. B.O., Türkiye’de Azınlıklar, 5. baskı, s. 94 ve 105-106). Yani, laik Türk adaletine göre Müslüman olmayan vatandaşlar “Türk” değil.
Oysa, “Türkiye’nin kurucu antlaşması” Lozan md. 40 şöyle diyor: “Gayrimüslim TC vatandaşları her türlü hayır kurumları kurmak konularında eşit hakka sahiptirler”. Md. 42: “Gayrimüslimlerin mevcut vakıflarına her türlü kolaylıklar ve izinler sağlanacak ve bunların yenilerinin kurulması için gerekli kolaylıkların hiçbiri esirgenmeyecektir”. Md. 37: “38. ilâ 44. maddeler arasındaki hükümler Türkiye tarafından temel yasalar olarak tanınacak ve hiçbir kanun ve hiçbir resmî işlem bunlarla çelişmeyecek ve bunlardan üstün olmayacaktır”. Anayasa md. 90/5: “Temel hak ve özgürlükler konusundaki uluslararası antlaşmalar, aynı konudaki ulusal yasa hükümlerine üstündür”.Türk adaleti, bir ceza davasında, artık ilişkiyi nasıl kurduysa, “Fener ekümenik değildir” diyerek, laik Türkiye’de Ortodoks ilahiyatına da karışabildi (13.06.07 tarihli Yargıtay kararı; bkz. B.O., R-2, 01.07.07).
6) Türk adaleti, seçimde Kürtçe konuştu diye Orhan Miroğlu’na 6 ay verdi; şimdi 5 yıl Kürtçe konuşması yasak. Tahir Elçi, Mahmut Vefa, Mahmut Alınak, Mehdi Tanrıkulu, Nuri Yaman, daha sayayım mı? Seçim kampanyasında Kürtçe “Hemen git su getir” diyen Sırrı Sakık’a bile fezleke düzenlendi (Radikal, 09.03.08).
Oysa, Kürtçe kullanma konusunda, Anayasa md 90/5’in “ulusal yasaya üstün” kıldığı Lozan md. 39/4 diyor ki: “Bütün TC uyrukları her türlü açık toplantılarda, ticarette, basın-yayın organlarında istedikleri dili kullanabilirler ve buna karşı hiçbir kısıtlama getirilemez”.
7) Anayasa Mahkemesi (AYM), türbanı üniversitelerde serbest kılmaya zemin hazırlayan değişikliği anayasanın laiklik ilkesine aykırı bularak iptal etti. “367 Sabih” kararıyla, cumhurbaşkanının Meclis tarafından seçimini önledi. Şimdi de CHP, bu “sağlam” örneklere güvenerek, daha çıkmamış anayasa reform paketini AYM’ye götürmeye hazırlanıyor.
Oysa, Anayasa md. 148 şöyle diyor: “AYM; Anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından inceler”. Yani, sadece oylama usulüne uygun yapıldı mı, süreler gözetildi mi, vs. bunlara bakabilir. Ama, şaşırmamak lazım. Aynı AYM, söylenmemiş şeyler için parti kapattı bu ülkede: DTP’nin kapatılma gerekçelerinden biri, Hikmet Fidan cinayetini kınayacak bir şey söylememiş olmasıydı (bkz. B.O., Radikal İki, 03.01.10).
8) HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek şöyle dedi: “Taslak böyle geçerse devletin temeli, çatısı çöker” (Radikal, 25.03.10). Türk adaletinin ayrılmaz parçası baroların en büyüğü İstanbul Barosu, Sayın Özbek’e “Mahmut Esat Bozkurt Ödülü” verdi.
M. E. Bozkurt? Şunları söylemekle meşhur Adalet Bakanı: “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler” (Milliyet, 19.09.1930); fotokopisini Mayıs başında çıkacak “Türkiyeli Kürtler Üzerine Yazılar”da yayınlayacağım.
Türk adaleti öyle bir şey ki; dışı Leeds United’ı, içi bizi yakar. Ama bu böyle kalmayacak. Zaten kalmayacağı için şu anda muazzam patırtı kopuyor. Beni hüzünlendiren, “halkımız”dan kimilerinin Radikal’deki habere yazabildikleri: “Kimi arkadaşlar Türkiye’de meydana gelen üzücü bir olayın emperyalist ülkelerce nemalanmasından [ne demekse?] çok memnun gözüküyorlar. Ben de İngilizlere 1985’te 300 Juventus taraftarının ezilerek ölümüne sebep olan Liverpool taraftarını sorarım, ne oldu onlara? Siz böyle girdiyseniz, biz hayli hayli gireriz ab’ye”. Türkiye’de “antiemperyalizm” kavramının nerelere kadar düştüğüne ve nasıl bir “mantık”la “vatan müdafaası” yapılabildiğine bakınız."
14 Aralık 2008 Pazar
haftanın güzeli (VII)
Şahsım adına "Ermeni Tehciri" konusundaki bilgimin oldukça sınırlı olduğunu itiraf etmeliyim. Bu bilgi yoksunluğunda, kanaatimce geçmişin araştırılmasından (deşilmesinden) oldum olası rahatsızlık duymuş olan resmi ideoloji ve buna bağlı olarak geliştirilip (biz) gençlere sunulan eğitim sistemi, baskıcı ve anti-demokratik tartışma ortamı (medya) baş sorumlulardır. İkinci olarak bu bilgisizlikte, tabi ki pek de hoş bir konu olmayan bu davayı kişisel ilgi alanımız içerisine dahil etmeyip yazılı kaynaklardan araştırmayan bizler suçluyuz. Şöyle ya da böyle düşünmeye meyilli olalım, fark etmez. Biz, aydın olmayan sıradan vatandaşlar, bu konu hakkında hiç bir şey bilmiyoruz. Öncelikle bunu kabul edelim.
Aşağıda yer vereceğim bildirinin de, toplumda bir şok etkisi yaratarak (hep reddetmemiz gereken bir konu hakkında özür dileniyor çünkü) 1915 Ermeni Tehciri'nin tartışılmasına zemin hazırlamak üzere hazırlandığı kanaatindeyim. Türk-Ermeni ilişkilerinin ısındığı şu günlerde, 1915 hadiselerini gündeme oturtmak ve insanların konuya ilgisini çekerek Türkiye Ermenileri hakkında bildiklerini bir daha gözden geçirmelerini sağlamak için. Okuma meraksızı halkımızın çok da aldıracağını sanmıyorum. Onlar yine kahvelerde "eyyy kafirrr" naraları atacaklardır. Muhtemelen, çoğunun bu bildiriden haberi dahi olmamıştır, olmayacaktır da. Çünkü mesele, "onlar da bizi öldürdü kardeşim" diyerek rahatça geçiştirilebilecek kıvamdadır.
Amerika'da bulunduğum sırada bana Armenian Genocide konusunu sorduklarında ben de tam böyle yapmıştım. Önce biraz şaşırmış; sonra "onlar da bizi öldürdü, Fransızlarla işbirliği yaptılar kardeşim" demiştim. Her genocide kelimesi geçtiğinde önüne so-called (sözde) takısını bile kitabına uydurup ekleyerek çizdiğim çok bilmiş, iyi İngilizce konuşan, barbar olmayan Türk portresiyle, devlet tezini bilmeden iyi savunmuş, Türk milletinin yüzünü kara çıkarmamıştım. Oysa tek bildiğim, lisede çok sevdiğim ve çok güvendiğim "Deli İbo" lakaplı dünya tatlısı Tarih hocamızın bir keresinde derste sorulan soru üzerine "onlar da bizi öldürdüler" demesiydi. Lakin, yıllar sonra bile konu hakkındaki bilgimin o zamanki düzeyden yalnızca azıcık yukarı gitmesine karşın, okuduğum dolaylı yorumlardan ve diğer azınlıklara karşı Cumhuriyet döneminde yer yer gerçekleştirilen benzer sopayla karga kovalamaca düzenbazlıklarından edindiğim intibayla, 1915 yılında Ermenilere karşı bir imha planının hazırlanmış (ve uygulanmış) olmasının yüksek olasılık olduğunu düşündüğümü söylemeden geçemeyeceğim.
Önce aydın bildirisi (önümüzdeki günlerde internetten imzaya açılacak). Sonra Yasemin Çongar'ın taşıdığı ağır vicdanının eseri duygusal yazısı.
Bildiri:
'Ermeniler'den özür diliyorum'
1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı ‘büyük felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkar edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.
Yasemin Çongar'ın yazısı...
Özür diliyorum, çünkü...
Her birinin yaşı o zulüm yıllarını hatırlamaya müsait dev ağaçlarla dolu bir ormanın içinden geçilerek gidilir kampa. Başları göğe eren, gri gövdeleri dimdik, uzun dalları her mevsimi ayrı renkte yaşayan ağaçlardır bunlar. Kampa adını veren de onlardır. Buchenwald “kayın ormanı” demektir.
Galiba ilk kez, o kampta yaşamıştım bu duyguyu. Yirmi üç yaşındaydım. Berlin Duvarı yıkılalı kısa bir süre olmuştu; bir grup gazeteciyle birlikte Doğu Almanya’yı dolaşıyordum. Weimar’dan Buchenwald’a gittik; Nazilerin 1937’den 1945’e çeyrek milyon insanı kapattığı, 56 bin insanı öldürdüğü kampı dolaştık.
Mihmandarımız, Doğu’ya hayatında ilk kez bizimle geçen bir Batı Alman’dı; yirmi üç yaşındaydı; adı Klaus... Gruptan uzaklaşıp tek başıma gezdim kampı; ağlıyordum. Sonra Klaus geldi buldu beni; ağlıyordu.
“Ailemde bilebildiğim kadarıyla hiç Nazi yok,” dedi, “ama suçlu hissediyorum kendimi.”
“Ailemde bilebildiğim kadarıyla hiç Alman yok,” dedim, “ama suçlu hissediyorum kendimi.”
Buchenwald sadece öfke ve acı vermedi bana, utandırdı da. Mazlumun acısı kadar zalimin suçunu da içimde taşıdığımı, galiba ilk kez o kampta hissettim; insanın insana zulmünden ötürü bağışlanmak istedim. Sessiz bir özür içimde büyürken okudum o sözü; “jedem das seine.”
Almanların sık kullandığı bir deyişti, biliyordum. 1950 ve 60’ların büyük bölümünü Almanya’da geçiren annem de sıkça söyler, bazen daha iyi anlayayım diye, “her koyun kendi bacağından asılır” diye eklerdi.
Buchenwald’ın kapısında yazılıydı. “Jedem das seine.” Herkes hak ettiğini bulur ya da herkes kendi ettiğinden sorumludur. Prusya Kralı Büyük Frederick’ten miras “liberal” bir şiardı bu; bir “hakkaniyet” ifadesiydi. “Ben yapmadım” diyebilen insanı yapılanın yükünden azat eden bu sözün içinde saklı haksızlığı düşündüm kamptan çıkarken.
* * *
“1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.” Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu, Cengiz Aktar ve Baskın Oran’ın öncülüğünde hazırlanan bu metnin altına imza atıyorum.
* * *
Biliyorum ki vicdanı, Osmanlı Ermenilerine yapılan zulmü reddeden birçok kişi imza atacak bu metne. Ama birçoğu da imza atmayacak ya da “imza atarım ama...” diyecek... Kimileri “şerh” düşecek Sabah’tan Emre Aköz’ün yaptığı gibi; “Eylem olarak zaten yapmadığım, fikren katılmadığım, bir nebze dahi olsa yararlanmadığım, gerçekleri az çok öğrendiğim günden beri rahatsızlık duyduğum bir konuda neden özür diliyorum” diye soracak. Başkaları, Taraf’tan Ayşe Hür’ün yaptığını yapıp “aklı” ile sorgulayacak bu metni; “Ben bu tür olaylara, Türk milletinin bir ferdi olarak değil, bir bilim insanı, bir tarihçi olarak yaklaşırım. Bence bu olaylar o dönemde kabaran Türk milliyetçiliğinin hatasıdır. Şahsen kendimi bununla özdeşleştirmiyorum ve kişisel olarak özür dileme gereği duymuyorum” diyecek.
Diğerleri, Bilgi Üniversitesi’nden Ferhat Kentel gibi, bir yandan girişime sahip çıkarken bir yandan da “Bu metin tamamen benim ruh halime uyuyor. İmzalamayı düşünüyorum. Ama özür dilemekte çok emin değilim. Ben vurguyu, ‘acıyı çok fazla hissediyorum’ cümlesine yapmak istiyorum. O acıyı paylaşmak istiyorum” diye açıklayacak çekincesini. Aköz, Hür ve Kentel gibi daha nice ahlaklı, duyarlı, sorumlu insan “özür dilemek” konusunda itiraz ya da tereddüt sahibi olacaklar; biliyorum. Hepsine saygım var. Ama içimde ne zamandır büyüyen sessiz bir özür de var.
* * *
Ben 1915’te yaşananlar için Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum.
Çünkü fiilen yapmasam da, fikren katılmasam da ve bu meseleye illa ki “Türk milletinin bir ferdi” olarak bakmasam da, mazlumun acısı kadar zalimin suçunu da içimde hissediyorum.
Çünkü Ermeni soykırımından “bir nebze dahi yararlanmadığımdan” emin olamıyorum.
Çünkü Ermenilerin terk etmek zorunda bırakıldığı maldan, mülkten, topraktan üzerime hak geçmediğini zannetmek yetmiyor bana; “ya geçtiyse” ile “geçmemiş olması mümkün mü” arasında bocalıyorum.
Çünkü ailemde, bilebildiğim kadarıyla, hiç İttihatçı paşa olmaması rahatlatmıyor beni; “büyükbabam Selanik’te İttihatçılarla çalışmadı mı; en iyi arkadaşlarım arasında İttihatçı paşaların torunları yok mu; hem olsa ne fark eder olmasa ne fark eder; İttihatçı zihniyetteki bu devleti şu veya bu şekilde ayakta tutan toplumun bir ferdi değil miyim ben” diye soruyorum kendime.
Çünkü “gerçekleri az çok öğrendiğim günden beri rahatsızlık duyduğum” bu meselenin üzerine gitmek konusunda her zaman yeterince duyarlı, kararlı ve cesur olduğumdan emin değilim.
Çünkü tarihe, sadece mesleğimin ve sınırlı aklımın, bilgimin, birikimimin içinden bakamıyorum.
Çünkü Ermenilere yapılan zulüm her şeyden önce boğazımda bir düğüm benim.
Çünkü “jedem das seine” fikri bu düğümden kurtarmıyor beni.
Çünkü zalimle özdeşleşmemem, mazlumun acısını paylaşmam yetmiyor bana; zulmü her iki çehresiyle içimde taşıdığım için bağışlanmak istiyorum.
1 Aralık 2008 Pazartesi
haftanın güzeli (V)
Bu haftanın güzeli daha geçen haftadan belliydi. Argoyu seven ama sürekli kendini frenlemek zorunda kalan profesörümüz Baskın Oran, 23 Kasım'da Radikal İki için "'Kemalistler' mi ilerici, Mazlumder'ci 'İslamcılar' mı?" başlıklı bir yazı kaleme aldı. Her Radikal İki yazısı gibi biraz uzundur. Ama, dikkatli okuyun. Bakalım çok fena argoyu yakalayabilecek misiniz. İşte karşınızda (1 gün gecikmeli de olsa) haftanın güzeli:
İslamcıların içinden gelen Mazlumder’in 15-16 Kasım’daki “Dinî ve Etnik Ayrımcılık” sempozyumunda dinlediklerim kadar beni hayatta mutlu eden çok az şey dinledim. Eğer “Bu dinciler bizi Ortaçağ’a götürüyorlar”cı değil de “Dur bakalım, ne diyorlar”cı iseniz sizi de mutlu edebilir.
Bendenizin, Af Örgütü’nden Levent Korkut’un, ODTÜ’den Mesut Yeğen’in, Bilgi’den Arus Yumul’un, Malatya katliamı avukatı O. Kemal Cengiz’in, Tokat Gaziosmanpaşa’dan B. Berat Özipek’in bildirileri önemli değil. Hatta “Osmanlı’da Çingeneler Müslüman oldukları halde gayrimüslimlerin verdikleri cizyeyi öderlerdi” gibi bilgiler veren ve 1934’te Yahudilerin Trakya’dan İstanbul’a sürülmelerinden önce bölgede “incelemeler” yapan Trakya Umumi Müfettişi İ. Tali Öngören’in “Burada Yahudiler ekonomiye egemen olmuş. Bunları buradan alalım” diye gizli rapor yazdığını anlatan, Sabancı’dan Fikret Adanır’ınki de önemli değil. Genel olarak “İslamcı” terimiyle tanımladığımız insanlarınki önemli.
‘Ermenilerden ve Kürtlerden özür dilensin’
Abdülbasit Bildirici’nin sunduğu “Etnik Gruplara Yönelik Ayrımcılık” raporu Egeli bir Siyah’ın söylediklerini aktarıyor: “Bundan 15 yıl öncesinde simsiyah kızlarımızın tek aradıkları şey kocalarının beyaz olması. İçkici, kumarbaz, esrarkeş ne olursa olsun beyaz olması önemli. Bugün de topluma entegre olabilmek, konu komşusuyla iyi geçinmek için tercih ediyorlar beyaz biriyle evlenmeyi”. Çok önemli iki öneride bulunuyor: “Yaşanan tehcir, kıyım ve katliamlar nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti adına ve sonuçlarından bağımsız olarak Ermeni ulusundan özür dilenmelidir” ve “Yine sonuçlarından bağımsız olarak, bütün Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca inkar edilen Kürtlerden özür dilenmelidir”.
Bundan sonrası bir gökkuşağı sanki. Çok çeşitli etnik ve dinsel grupları temsilen kürsüye çıkanların hem egemen söylemden hem de birbirlerinden çok farklı tanıklıkları başlıyor.
Arap Alevisi bir din adamı: “Alevilerin Müslüman olmadıkları bir icattır. Benim mezhebim Ehli Sünnet değil, Ehli Beyt’dir. ‘Sünni-Hanefi tasallutundan kurtulmalıyız’”.
Yüzleşme Derneği’nden bir Alevi: “Tekke, zaviye vs.’yi kapatırken camiler kapatılmadı ama Alevi kurumlarını kapattılar”.
Mezoder Süryaniler Derneği temsilcisi: “Biz Avrupa’ya gitmedik; bizi siz kovdunuz. 1915 dedem, 6-7 Eylül babam. Azınlık olduğumu yedi yaşında anladım. Bir çocukla kavga ederken ‘Gâvurdur, vurun’ diye elli çocuk birden üstüme çullandı. Askerde herkes çavuş oldu, ben olamadım. Ticaret hayatımda Kapalıçarşı’da duydum: ‘Bir 6-7 Eylül daha olsa da şu gâvurların dükkanına el koysak’”.
Bahailerin temsilcisi bir genç kızın ardından Türkiye Protestan Kiliseleri temsilcisi kürsüye çıkıyor: “Kilisemiz bir dükkandı. Önü cam. Sigorta şirketi 1 yıldan sonra poliçeyi kaç para verirsek verelim yenilemedi; o kadar çok kırıldı ki camımız...”
Bir astsubay konuşuyor: “1997’de Kırklareli’ndeyken eşlerin ve 12 yaşından küçük kızların sağlık karneleri toplatıldı. Başı açık fotoyla yeniden müracaat istendi. Ben başvurmadım; tedavimizi dışarıya yaptırıyordum. Emre itaatsizlikten mahkemeye verildim. Mecbur olmadığım için beraat ettim. 28 Şubat’tan sonra ordudan ihraç edildim”.
Bizzat kendisi B. Britanya Çingenelerinden olan Adrian Marsh’ın “Türkiye Romanlarının Sorunları” bildirisinden sonra en ilginci geliyor: Nesip Yıldırım’ın okuduğu “İnanç Gruplarına Yönelik Ayrımcılık” raporu. “Müslümanların adil olması yükümlülüğü var. Biz kalabalığız diyemeyiz” diye başlıyor ve hemen ardından: “Herkes dinini tebliğ edebilmelidir” diye misyonerlere yapılan yasadışı baskı ve saldırılara karşı çıkıyor. Sonra ekliyor: “Gayrimüslimler ilahiyat fakülteleri kurabilmelidir”. Devam ediyor: “Fener’in ekümenikliği engellenemez”. Sonra, “Bütün gayrimüslim cemaatler tanınsın” diyor. “Kimliklerde din hanesi olmasın; isteyene belge verilir” diyor. Süryaniler evlerine dönebilsinler, diyor. Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır, diyor. Vicdani Ret’in kabulünü istiyor. İdeolojik Devlet değil Hakem Devlet olsun, diyor. Bir Gerçekleri Araştırma Komisyonu kurulmasını istiyor. “Bir hakkın kötüye kullanılması o hakkın kullanılmasını engellememelidir” uyarısında bulunduktan sonra konuşmayı taçlandırıyor: “[Müslümanlar olarak] Ne zulme uğrayalım ne zulmedelim. Kendimiz için istediğimizi başkalarına da isteyelim”.
Kafalar tabii ki biraz karışık ama...
Tabii, gerek genel İslamcı söylemden gerekse devletçi söylemden bu kadar farklı (ve ileri) şeylerin söylenebildiği bir yerde kafa karışıklıkları da olacak. Nitekim, “Ayrımcı Önyargının Yeşerdiği Felsefi Zemin” adlı bildiriyi veren Yasin Aktay’ın “Allah ayrıntıları bilemez diyen İslami âlimler, filozoflar vardır” mealindeki ifadesi üzerine hemen itiraz geliyor: “Kimler bunlar? Bunlara İslam demek doğru değildir!”. Batı’da yüzyıllardır devam eden ‘libre arbitre’ (özgür irade) tartışmalarını hiç duymamış.
Dinî ayrımcılık raporunda, iki tarafın da kabul etmesi halinde çokhukukluluk savunuluyor. Resmîden önce dinî nikah yaptırmanın cezalandırılmaması isteniyor ve “Kadını korumak derseniz başka tedbirlerle korunabilir” deniyor. Çalışma saatleri içinde ibadet yapılabilmesi, dinsel sembollerin açıkça takılabilmesi öneriliyor. Müslümanlar ile Aleviler diye farklılaştırma yapılması konusunda çoğu dinleyici sessiz ama epey huzursuz.
Utandım ve kıvrandım
Bu mükemmel gökkuşağı içinde bir tek “Gökkuşağı” eksik! Eğer “Şunu bulmuş da şunu arıyor” biçimindeki meşhur (ve belden aşağı) tabirdeki kadar “müşkülpesent” iseniz, bir de ayrımcılığı cinsel açıdan ele alanları konuştursalardı diyebilirsiniz. Ama hangi ülkedeyiz yahu? Çok sınırlı sayıdaki insan hakları kuruluşları dışında buradaki çeşitlilik nerede sağlandı bugüne kadar? Elinizi vicdanınıza koyun; Yılmaz Ensaroğlu’nun başkan olduğu dönemden beri izlediğim, İslamcı kesimin içinden gelen Mazlumder’cilerin mi kafası daha açık ve ilerici, yoksa Silivri’de tutuklu emekli generallerin resimlerini taşıyarak gösteri yapan “Kemalistler”in mi? Onların yapacakları bir sempozyumu düşünebiliyor musunuz?
Onu bırakın, siz biliyor musunuz benimle konuşan çok sayıda başı örtülü genç kızdan Sıdıka’nın ne dediğini? “Başka bir terim bulmalıyız. ‘Gayrimüslim’ dediğimiz anda onları Müslimlere göre tanımlamış oluyoruz. Bu, onları aşağılamak ve ayrımcılıktır”. Dondum kaldım. 1982’den beri azınlıklar çalışıyorum, bu konuda Türkiye’de ilklerden biriyim, Sıdıka kardeşim o yıl daha doğmamıştı bile. Onun söylediği aklıma bugüne kadar hiç gelmedi. Utandım. Ve Sıdıka’yla iftihar ettim. Türkiye’ye güvenim tazelendi.